Ana Sayfa
  Hakkımda
  Kitaplarım
  Alternatif Eksenler
  Harşit Çepnileri
  Bahçecik Tarihi
  Köşe Yazılarım
  Şiirlerim
  Tebliğ-Konferans
  Haberler
  Fotoğraf Galerisi
  Ziyaretçi Defteri
  İletişim
 
 
Her türlü sorunuzu buradan sorabilirsiniz.
 
 
OSMANLILAR DÖNEMİNDE ÇEPNİLER

 

1.3. Osmanlılar Döneminde Çepniler
 
1.3.1. Kuruluş ve Yükseliş Devirlerinde Çepniler
 
Osmanlıların beylikten devlete dönüşmesi ve Anadolu’da Türk Birliğini sağlayarak Harşit yöresine hâkim olması için tam olarak bir asır geçmiştir. Ancak Timur ve Timur’un sebep olduğu Fetret Devri bu fasılayı yarım asır kadar daha uzatmıştır. Sultan II.Murad’ın komutanlarından Yörgüç Paşa 1427’de Hacıemiroğulları’nı tekrar ve kesin olarak ilhak etmiş, Beylik toprakları bölünüp kazalar haline getirilmiş, tahriri yapılarak tımar sistemi uygulamasına dahil edilmiştir (Demir, KTS/II:78). Yine aynı Padişah döneminde (1442) deniz yoluyla Trabzon’a gönderilen kuvvetler şehri alamasa da Trabzon Rum İmparatorunu vergiye bağlayarak geri dönmüşlerdir (Bostan, 2002:4). 1455 yılı Osmanlı idarî teşkilatlanmasına göre Bolaman Irmağı ile Aksu Irmağı sınır kılınarak üç kaza oluşturulmuş; Bolaman Irmağının batısı Canik Sancağına bağlanmış, iki ırmak arası Vilâyet-i Bayramlı, Aksu Irmağının doğusu ise Vilâyet-i Çepni olarak adlandırılmıştır (Demir, KTS/II:78). Ertesi yıl (1456) bu kez Erdebil Ocağı ruhanî reislerinden Şeyh Cüneyd bir kısım Çepnilerin de dâhil olduğu Türkmenlerle Trabzon üzerine yürümüş, İmparatorun ordusunu bozguna uğratmış fakat Fatih’in Hızır Bey komutasında kuvvet göndermesi üzerine kuşatmayı kaldırmak zorunda kalmıştır (Bostan, 2002:4). Bu esnada Harşit Havzasındaki Çepnilerin Osmanlı Devleti ile Akkoyunlu Devleti arasında kaldıkları görülmektedir.
Fatih Sultan Mehmed’in 1461 yılında Trabzon’a düzenlediği seferi engellemek için Akkoyunluların kışkırttığı gurubun reisliğini muhtemelen Süleyman Bey’in oğlu olan Emir Bey yapmaktadır. Hacıemiroğulları’nın bu tavrına karşın Harşit Çepnileri Osmanlıları desteklemiş ve Fatih’in ordusuna katılmışlardır (Demir, KTS/II:78). Fatih Sultan Mehmet 15 Ağustos 1461’de Trabzon’a girmiş, Giresun’dan Hopa’ya kadarki bütün yerleşim yerlerini Osmanlıya katmış ve bölge topraklarını sancak olarak teşkilatlandırmıştır (Bostan, 1999:6-7). Trabzon’un fethiyle bölgenin Türkleşme ve Çepnilerin yerleşik hayata geçme hareketi hız kazanmıştır. Osmanlılardan çok önce Kürtün-Dereli-Giresun-Tirebolu-Eynesil arasındaki kırsal kesime hâkim olan Çepni beylerinin fetihte Padişaha yardım ettikleri ve zaferde rol oynadıkları sonrasında Osmanlı Devleti’nin onlara zeamet - tımar gibi dirlikler vererek devlet hizmetine almalarından da saptanmaktadır (Çelik, TA/VI:319). Fetih sonrasında çok sayıda Çepni ailesi Trabzon ve Rize’ye yerleşmiştir. Bilhassa Bayraktar, Sancaktar, Alemdar soyadlı ailelerin Doğu Karadeniz bölgesine dağılmaları 1461’den sonra gerçekleşmiştir (Demir,   HBVD/XXXV:1).
Çepniler yalnızca Anadolu’nun, Rumeli’nin ve Kuzey Suriye’nin Türkleştirilmesi / İslâmlaştırılması hususunda değil birçok beylik ve devletin kurulup ilerlemesinde de aktif rol oynamışlardır. Aynı şekilde Akkoyunluların kuruluşundan itibaren esas kuvvetini teşkil eden boylardan biri de Çepnilerdir (Bostan, TA/VI:300). Çepnilerden bir bölük Uzun Hasan Bey zamanında Akkoyunlu hizmetine girmiş, başlarındaki İlaldı (İl Aldı) Bey de 1469’da Bitlis’in fethine hükümdarın gönderdiği kumandanlar arasında yer almıştır (Sümer, 1999:326). Harşit Çepnilerine mensup olan İlaldı Bey’e başarılarından ötürü Doğu Anadolu’da dirlikler verilmiştir. Akkoyunlu Sultanı Yakup (1478 – 1490) devrinde de hizmet veren İlaldı Bey, Uzun Hasan sonrasındaki taht kavgalarında dahi belirleyici rol oynamıştır (Sümer, 1999:326).
Bir müddet Akkoyunlular ile Osmanlılar arasında tampon bölge gibi kalan Harşit - Kürtün yöresi 1473 Otlukbeli Savaşı’nın Fatih Sultan Mehmet tarafından kazanılmasından sonra rahatlamış, 1479’da Torul ve Canca (eski Gümüşhane) kaleleri de alınarak Harşit Havzasının ve Karadeniz Bölgesinin fethi tamamlanmıştır. Bazı kaynaklarda Amasya Sancakbeyi Şehzade Beyazıt’ın[1] Mehmet Paşa’ya “Torul üzerine doğrul” dediği rivayet edilse de asıl kahraman ‘Kürtün Fatihi’[2] lâkaplı Rakkas Sinan Bey’dir (Bostan, 2002:7). II.Beyazıd’ın da yöneticisi[3] olan Rakkas Sinan Bey[4], 1483’e kadar bizzat yönettiği Kürtün bölgesinin idare merkezinin Cezre denilen bir kale olduğunu Trabzon’da kendi adına yaptırmış olduğu Kulaklı Çeşme kitabesine de yazdırmıştır. Hemen akabinde de 1483 ile 1486 yılları arasında üç yıl Trabzon Sancakbeyliği (Mirlivalık) görevini üstlenmiştir (Sümer, TDTD/LVII:8; Bostan, 2002:49-50).
1486’daki Osmanlı idarî taksimatında doğrudan Trabzon Sancağına bağlanan Harşit yöresi Kürtün ve Torul (G.hane) olarak iki ayrı kaza olarak kaydedilmiştir (Bostan, 2002:47). Beylikler döneminden kalma bir idarî ünite olarak ‘Zeâmet-i[5] Kürtün’ diye nitelenen Kürtün Kazası ise Çepni ve Kürtün şeklinde iki ayrı nahiye halinde kaydedilmiştir (Age, 2003:42). Bölgenin emirliğine de ‘Kadimî Çepni Beylerinden’ Eşter Bey getirilmiş ve tımar sistemine geçilmiştir (Bostan, 2002:359).
XVI. yüzyıl Erdebil’deki Safevî Tarikatının devletleşme süreci ile başlamıştır. 1500’de daha 14 yaşındayken Erzincan’a gelen Şeyh Haydar oğlu İsmail, müritlerini Anadolu’nun her tarafına salarak Türkmenlere çağrı yapmıştır. Bu çağrıya uyan Türkmenler köylerden ve yaylalardan adeta Erzincan’a akmışlardır. Bu sofu Türkmen topluluğunun başına geçen Şeyh İsmail, 1501’de Akkoyunluları yenerek Tebriz’e girmiş ve Şiî Safevî Devleti’ni kurmuştur (Sümer, TDTD/LVIII:6). Anadolu Türkleri Azerbaycan ve İran’da Safevî Devleti’ni sadece kurmakla kalmamış (Hocaoğlu, KÖK/XVII:5), XVII. yüzyılın ortalarına kadar süren göçlerle de devamlı beslemiştir. Bu akış karşısında o devir tarihçilerinden biri hadiseyi özetleyen “Türkler terk edip diyarların / Sattılar yok bahaya davarların” beytini söylemiştir (Sümer, TDTD/LVIII:6). İran’a göç eden Türkler arasında Çepniler de bulunmaktadır. Bu Çepnilerin pek çoğunun veya hepsinin Doğu Karadeniz Çepnilerinden olduğu düşünülmektedir. Fakat bu Çepnilerin kalabalık sayıda olmadıklarından ötürü Varsak, Turgutlu gibi küçük ikinci derecedeki oymaklar arasında yer aldıkları öngörülmektedir (Age, LVIII:6). Fakat Safevîlerde hassa ordusu gibi önemli bir birimde vazife yapan Çepnilerden Ustacalu korucuları, Şamlu korucuları, Gariblü korucuları gibi en başta gelen boylarla birlikte Çepni korucuları sıfatıyla bahsedilmekte yani özel muhafız birlikleri olarak (korcı, kurcı) görev yaptıkları belirtilmektedir (Sümer, 1992b:82).
Yavuz Selim, Trabzon Sancakbeyi iken Anadolu’da başlayan Kızılbaş ayaklanmaları yüzünden 1508’de Harşit Vadisi yolu ile Bayburt’ kadar uzanan bir sefer yapmıştır (GÇT, www.emirogullariailesi.com). Bu sefer esnasında bir gurup Osmanlı askeri de Gidek Tepesini aşarak Orta Harşit Vadisi yolu üzerinden Torul’a ulaşmıştır (Karahan, K/www.catakorg.tr). Bu bölgede Safevîler lehinde ayaklanma ve karışıklık çıkaranlar ise bir kısım Çepni Türkleri olmuştur (GÇT, www.emirogullariailesi.com). Şehzade Selim’in 1510 Şahkulu İsyanıyla yakından idrak ettiği Safevî tehlikesine ve Sünnîlere yönelik baskılara karşı bir an önce taht ele geçirmek için 1511’de babası, 1512’de de kardeşleriyle savaştığı bir sırada Erzincan üzerinden Harşit boyuna ve Karadeniz kıyılarına yapılan Safevî akını dönemine ‘Kızılbaş Fetreti’ adı verilmiştir (Kırzıoğlu, GGG/1990:71). Buna mukabil Osmanlı Devleti, Şah İsmail ile işbirliği yapan Alevî Çepnilere karşı Torul ve Maçka yöresindeki Hıristiyanlardan[6] yardım ve destek almıştır (Age, GGG/1990:71). Nitekim Tahrir Defterlerinde de Harşit Havzasındaki köylerde yaşayan halkın bir kısmının Şah’ın müritleri tarafından zorla alınıp getirilmesi beyan edilmiştir:
“Bundan evvel Kızılbaş gaflet ile gelüp Kürtün Vilâyetine girüp reâya zaruri (mecburi) itaat edüp bile (birlikte) gittikleri sebepten mülkleri ve esbâbları (vasıtaları) satıldıktan sonra yine vatanlarına gelüp mülkleri kendülere emr olunmuş idi. Şol (o) reâya ki gelüp mülküne mutasarrıf (sahip) oldu hoş ve illâ gelmeyen reâyanın ve gelüp mülküne mutasarrıf olmayan reâyanın mülklerine he kim mutasarrıf ise bennâk resmin ve öşrün ve sâir rüsûmun sahib-i tımara (tımar sahibine) edâ eyleye (ödeye).” (Bostan, 2002:358)
Bu karışık durumdan sonra bölgede sükûnet ancak 1514 Çaldıran Savaşı sonrasında sağlanmış ve Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, bu savaşta ağır bir mağlubiyete uğrattığı Safevî Hükümdarı Şah İsmail’i bertaraf ederek çevre bölgeleri de tamamen Anadolu Türk Birliğine katmıştır (GÇT, www.emirogullariailesi.com). Gerek Kızılbaş Fetreti sırasında ve bu gerekse Çaldıran Seferi sırasında Trabzon Sancağındaki Çepniler büyük yararlılıklar göstermiştir (Bostan, 2002:312).
Kanunî Sultan Süleyman devrinde ise Doğu Anadolu’daki kalelerde gönüllü gediğinde vazife gören epeyce Çepni bulunmakta olup bunların çoğu Harşit ve Canik Çepnileri olarak kabul edilmektedir. Kanunî’nin Irak / İran Seferi (1534) esnasında Safevîler lehine casusluk yaptıkları için bu Çepniler Van Gölü havzasındaki kalelerden çıkarılmışlardır (Sümer Oğuzlar:330). Yine bu sefer sırasında Harşit Vadisinden geçen Sultan Süleyman’ın emriyle eski Gümüşhane’nin (Canha) imar edilmesi ve gümüş madenlerinin çıkarılmaya başlanması yörenin kaderinde yeni bir sayfa açmıştır (GÇT, www.emirogullariailesi.com).
Şah İsmail’in oğlu Tahmasp (1524 - 1576) devrinde Safevî hizmetindeki Çepnilerin beyi Maksud Bey olarak bilinmektedir. Yine o devirde öne çıkan Çepni beylerinden Süleyman Bey Urmiye Hâkimi, Şah Ali Sultan da Van Hâkimi (1548) olarak görev yapmaktadır. Tahmasp’ın vefatında ise Çepni boyunu Safevî Devleti adına uzun yıllar Karabağ’da Hıristiyan Gürcülerle savaşan Celâloğlu Muhammed Bey, Mahmud Halife ve Dönmez Sultan temsil etmektedirler (Sümer, TDTD/LVIII:6; Bostan, TA/VI:307). Son olarak Şah Abbas’ın 1590’da başa gelmesiyle İran’da bahse konu olan Çepniler başta Uğurlu Sultan, Murat Han Sultan gibi öncüleri vasıtasıyla itibar görmüş fakat sonradan Hazar Denizi güneyindeki Gilan’a sürülerek cezalandırılmışlardır (Bostan, TA/VI:307). Şah Abbas’ın 1632’deki ölümü sırasında Gilan Çepnilerinin başında Görgin Sultan adında bir bey bulunmaktadır (Sümer, 1992b:194).
XVI. yüzyıl Çepniler için hem siyasî hem de iktisadî manada değişkenlik arzetmiştir. 1515, 1555, 1583 yılı defter kayıtlarında Vilâyet-i Kürtün ile Vilâyet-i Çepni denilen yerlerde yaşayan ve gitgide Trabzon’un batı taraflarına yayılan Çepnilerin yüzyıl başlarında tamamına yakını muaf ve müsellem yani Türk köylülerinden olup savaş zamanında atı ve silahı ile sefere katılan, buna karşılık her türlü vergiden muaf olarak toprağını ekip - biçen atlı asker iken daha sonra - Anadolu’nun pek çok yöresinde olduğu gibi - mütesellimliklerine son verilip raiyyet yani vergi veren köylü durumuna düşürüldükleri görülmektedir (Bostan,2003; Sümer,1992; Kırzıoğlu, GGG/1990; Çelik, TA/VI).  Bu durum Duraklama Devri diye bildiğimiz XVII. yüzyıl boyunca değişik isyan hareketlerine de ev sahipliği yapacaktır.
 
1.3.2. Duraklama ve Gerileme Devirlerinde Çepniler
 
XVI. yüzyılın sonlarına doğru (1596) başlayan ve XVII. yüzyılın ilk on yılına dek kesintisiz, sonrasında da aralıklı olarak devam eden Celâlî isyanları farklı nispetlerle de olsa Anadolu’nun her tarafında kendini hissettirmiştir. Bozulan kapıkulu ve tımar sistemi ile dirliklerin dönme - devşirmelere verilmesine karşı Türkmen ayaklanmaları sayılan bu isyanlar ve isyanların bastırılmasındaki sert tedbirler Anadolu’da nüfus değişim hareketlerine de sebep olmuştur (Sümer, TDTD/LVII:7; Goloğlu, 2000:53) Trabzon Sancağından da yer yer Celâlîlere katılımlar olmuş, Anadolu’nun her yöresinde olduğu gibi oluşan nüfus boşluklarını Türkmen aşiretleri doldurmuşlardır. Harşit Havzası Çepnileri de XVII. yüzyıldan başlayarak kümeler halinde Trabzon’un doğusunda bulunan yerlere göçmeye ve oralara yerleşmeye başlamışlardır. Şâkir Şevket’e göre bu yüzyılda Sürmene Kazasının ‘sağ taraflarındaki’ köylerde Çepniler oturmakta ve zaman zaman komşularını rahatsız etmektedirler (Sümer, 1992:94).
Devlet otoritesinin zayıflaması Anadolu’nun kuzeyinde kendini hissettirmekle kalmamış dış saldırılara da açık bir hale getirmiştir. Rus Kazakları (Kozaklar) şayka[7] denilen kayıklarla karşı kıyılardaki Don Nehri deltasından gelip Karadeniz kıyılarını vurmuşlardır. Kozaklar, 1614’te Sinop’u, 1621’de Rize’yi, 1624’te ise Görele ve bilhassa Tirebolu kıyılarını yağma için saldırmışlar, karşı koyan halk ve hükümet birlikleriyle savaşmışlardır. Sancak Merkezi Trabzon ise 1610, 1620, 1625, 1629, 1637 yıllarında Kozak saldırılarına uğramış ve büyük uğraşlar verilerek def edilmişlerdir (Goloğlu, 2000:57–61; Sümer, TDTD/LIX:8).
İran’la yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan (1639) sonra yaklaşık bir asır boyunca iki Türk Devleti; Osmanlılar ve Safevîler birbiriyle savaşmayacaktır. Ancak Osmanlı Devleti için artık bir ‘Duraklama’ ve iç karışıklıklarla mücadele dönemi başlamıştır. Bir yandan bu karışıklıklar başkent İstanbul’da Yeniçeriler tarafından bizzat Saray’a karşı sürdürülecek diğer yandan da batıda Avrupa üzerine yapılan büyük maliyetli seferlerin Anadolu’ya yansıyan ekonomik zorlukları müşahede edilecektir. II.Viyana Seferi sonrasında yaşanan bozgunu lehe çevirmek ve kurulan Kutsal İttifaka karşı koymak amacıyla Macaristan üzerine tüm Anadolu’dan olduğu Tirebolu ve Görele’den de 300 gönüllü asker toplanıp 1694’te Edirne’ye doğru sevkedilmişlerdir (Yüksel, TİT/www.tirebolunostalji.com). Tüm bu sıkıntılar XVII. yüzyılın ikinci yarısındaki arşiv belgelerine dahi yansımıştır. Dağılan ve boşalan tımarların tekrar canlandırmak amacıyla başka kimselere aktarılması, muhafızlık ve sefer görevini yerine getirmeyenlerin tımarlarının düşürülmesi, yanlışlıkla ellerinden alınan tımarların sahiplerine iadesi ile gayrimüslim vatandaşların haksız olarak mallarının alınmasıyla ilgili vesikaların bilgi özetleri Çepnilerde Ekonomik Hayat kısmında sunulacaktır. Şimdilik bu sıkıntılı sürecin yeni sıkıntılara da gebe olduğunu beyan ile yetinelim.
XVIII. yüzyıl ise gerek Osmanlılar gerekse bölge için daha karmaşık bir dönem olmuştur. Toprak sisteminin gitgide bozulması dış ülkelere karşı yaşanan büyük mağlûbiyetlerle birleşince içeride hem yeni göç ve iskân hareketlerine hem de derin otorite zaafından yararlanarak palazlanan güçlü yerel unsurların hükümran olmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti önce ‘mütegallibe’[8] ve ‘derebeyi’[9] deyip bu yerel güçleri tanımamışsa da sonradan âyân adını vererek varlıklarını kabul etmek durumunda kalmıştır. Doğu Karadeniz kıyılarındaki bu âyânların önemli bir kısmı Çepnilerdendir. Batıdaki âyânlardan Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir derebeyleri ile Trabzon’un doğu yörelerindeki derebeyleri arasında çetin ve sürekli mücadeleler vuku bulmuştur. Bu mücadeleler sonucunda kalabalık Çepni toplulukları Sürmene, Of ve Rize yörelerine yerleşmişlerdir. Bu yerleşmeler, yerleştikleri yörelerden başka yerlere de kayda değer derecede gayrimüslim göçlerin yapılmasına yani Müslümanların nüfus ekseriyeti elde etmesine de yol açmıştır (Sümer, 1992:94).
XVIII. yüzyılın başlarında Trabzon Mütesellimi (Vergi Müdürü) Murtaza’nın malikânesine dâhil Görele nam-ı diğer Yavabolu Kazası[10] mukataası (iltizamlı arazi) reayalarından olan Çepni tayfası yerlerini terk ederek etrafa dağılmışlardır. Önceki yüzyılda Görele’ye Kürtün havalisinden gelmiş olan bu Çepniler, Trabzon ve Giresun arasındaki mıntıkada gerek kara gerekse deniz yolunu tutarak ahaliye ve yolculara çeşitli zulümlerde bulunarak bir huzursuzluk kaynağı olmuşlardır. Emr-i şerifler (Padişah emirleri) gereğince müteaddit defalar üzerlerine asker gönderildiyse de şiddetli kış şartlarından istifade ederek Espiye Madenine kaçmış ve buraya yerleşmişlerdir (Halaçoğlu, 1988:87). Bu yüzden Espiye Madeni Emini (Müdürü) Ebubekir’e bir emir gönderilerek mezkûr taifenin o bölgeden kaldırılıp eski mahalleri olan Görele Kazasına yerleştirilmeleri istenmiştir (Age, 1988:87). 15 Nisan 1732 tarihli bu Padişah fermanında[11] bu isyankâr topluluk ‘Kürtünlü Eşkiyası’ olarak tanımlanmıştır (Üçüncüoğlu, 1998:462). Yine aynı mealde bir emrin Trabzon Mütesellimi ve Gümüşhane Eminine de gönderilmesi bunların yalnız Espiye’ye değil adı geçen yerlere de gittiklerini göstermektedir (Bostan, 2002:366). Bununla beraber bu Çepni topluluğu bir müddet sonra buradan kaldırılarak eski yerlerine iskân olunmuşlar (Halaçoğlu, 1988:131), böylelikle küçük çaplı bir siyasal kriz de sona erdirilmiştir.
Aslında Espiye Madeni hadisesinin öncesinde ve sonrasında da Çepni asilerinin çıkardığı olaylarla ilgili Devlet, yetkili makamları vasıtasıyla tedbir almaya çalışmıştır. 1730 yılında (H. 1143) Trabzon Mütesellimi ve Görele Voyvodasına (Tahsilât Müdürü) hitaben gönderilen hükümde;
“Trabzon Sancağı Görele Kazâsında zuhûr eden Çepni eşkiyasının derdesti (yakalanması) ile cezâlarının tertibi zımnında (düzenlenmesi maksadıyla) civar kazalardan muaveneti muktezî (yardımı gereken) kimselere de evâmir-i lâzime (gereken emirler) tebliğ kılınmış olunmakla onlarla ittifak hâlinde olan şakîlerin te’dibi (uslandırılması) hususunda”gereğinin yapılması istenmektedir (BOA, 31/1508:C..ZB.)
1733 yılında ise Vali Vezir Şahin Paşa’ya hitaben yazılan hükümde “Trabzon Eyâletinde sâkin Çepni taifesinden şekâvetde (eşkiyalıkta) bulunanların cezalarının tertib ve icrâsı ile müteferruâtı (detaylandırılması) hakkında”işlem yapılması talep edilmektedir (BOA, 10/667:C..ADL). Tüm bu olanlar sanki daha sonraki karışıklıkların da habercisi gibi gözükmektedirler.
XVIII. yüzyılın ilk yarısına doğru Görele ve Tirebolu derebeyleri ile Rize derebeyleri arasında ciddi manada bir üstünlük mücadelesi başlamıştır. Bu mücadeleyi önlemek üzere Çeteci[12] Abdullah Paşa’nın Trabzon Valiliğine tayin edildiği (1738) ve onun da hadiseleri bastırarak çatışmaları sona erdirdiği kaydedilmiştir (Bostan, 2002:366). Mahmut Goloğlu’nun ‘Laz - Çepni Mücadelesi’ olarak nitelediği ve halkla Hükümet arasında vergi toplanması asayişin sağlanması, asker gönderilmesi gibi konularda aracılık yapan âyân denilen yerli derebeylerinin hâkimiyet kavgası çoğu zaman silahlı çatışma derecesine varmıştır. Trabzon’un doğusundaki âyânlar Lazlara, batısındaki âyânlar ise Çepnilere dayanmaktadır (2000:79). Yine Goloğlu’nun tespitleriyle her ikisi de aynı boyun ve aynı soyun çocukları olan Lazlarla Çepniler arasındaki geçimsizlik eski olup gerek Çepni gerekse Laz ağaları bölgelerinde bağımsız gibi yaşamaktaydılar. Bu derebeylerinin özel askerî birlikleri bile vardır. Meselâ; Tirebolu’daki bir derebeyi silahlı adamlarını Trabzon Hükümetinin gözünün önünde şehirden geçirip Rize’de Tuzcuzade ya da Lazistan’da (Arhavi) Pansazade ailelerine karşı savaşa götürebilmektedir. Ve ağaların Hükümet nezdindeki değeri bu çatışmalardaki başarı derecelerine göre değerlendirilmektedir. Gücünü ispatlayan âyânı ise Hükümet ‘kapıcıbaşılık’[13] gibi görevler vererek kendi tarafına çekme gayretindedir (Age, 2000:79).
Tirebolu ve Görele çevresindeki Çepni derebeyleri ile Rize ve yöresi derebeyleri arasındaki mücadele bir müddet durmuşsa da 1750’den itibaren tekrar alevlenmiş ve Hekimoğlu Ali Paşa’nın Trabzon Valiliğine tayin edilmesiyle de kısa sürede sükûnet sağlanmıştır (Bostan, 2002:368). 1757-1758 yıllarında derebeyleri yörede yine başkaldırmışlar; 1764-1765 yıllarında ise Atina (Pazar) Kazasında meskûn olan Çepnioğlu Ahmed eşkiyadan Ekşioğlu İbrahim ve arkadaşları tarafından aynı meselelerden ötürü öldürülmüştür (Bostan, TA/VI:302). 1774’teki Osmanlı - Rus Harbi esnasında Trabzon, Rize, Of, Sürmene, Pulathâne (Akçaabat), Vakfıkebir, Görele, Tirebolu, Keşap, Giresun kadılarına gönderilen oldukça sert olan buyrultuda açık açık;
“Bugüne kadar sefere çağrıldınız, gelmediniz. Yerinizde de rahat durmadınız, aranızda kavga çıkararak vakit geçirdiniz. Şimdiye kadarki kusurlarınız bağışlanmıştır. Gücü yetenlerden asker istiyorum, tez elden gemilere binip gelin. Buna uymazsanız sizi de Moskof keferesi gibi kılıçtan geçiririm” denmektedir (Goloğlu, 2000:85).
1779’da ‘Âyânlık İzinnâmesi’ kabul edilmiş, 1786’da da âyânlık kaldırılarak yerine ‘Şehir Kethüdâlığı’ sistemi getirilmiştir. Trabzon Mütesellimine gönderilen bir fermanla 1788’deki Anapa Seferine bu âyânlardan askeri birlik istenmiştir. Liste âyânların hem sayıca çokluğunu hem de çıkarabildikleri silahlı asker bakımından güçlerini göstermektedir:
1.Kalcızâde – 200 asker
2.Kuğuzâde – 100 asker
3.Abanozoğlu – 100 asker
4.Hacısalihoğlu – 150 asker
5.Biroğlu – 100 asker,
6.Bahadıroğlu – 150 asker
7.Kölenkoğlu – 150 asker
8.Sakazâde – 150 asker
9.Hacımusaoğlu – 100 asker
10.Eyüboğlu – 200 asker
11.Gümrükçüoğlu – 150 asker
12.Küçükibrahimoğlu – 150 asker
13.Küçükhacıoğlu – 150 asker
14.Garaçoğlu – 200 asker
15.Canoğlu – 150 asker
16.Sarıalioğlu – 200 asker
17.Tuzcuoğlu – 100 asker
18.Ekşioğlu – 200 asker
19.Yanbeyoğlu – 150 asker
20. Meto Mehmed – 150 asker
21.Balta Hacı İsmail – 150 asker
22.Sıçan Hacı Hüseyin – 100 asker
23.Mehmed Bey – 100 asker
24.Mamoli Mustafa – 200 asker (Goloğlu, 2000:87–90).
1790’da Şehir Kethüdâlığı sisteminden vazgeçilerek yeniden âyânlığa dönülmüş, ertesi yıl ise Tuzcuzâde Memiş Ağa hem eski Trabzon Valisi Sarı Abdullah Paşa’yı hem de Kalcızâde Ömer Ağa’yı öldürmüştür (Age, 2001:91-92). Böylece bir sonraki yüzyıl başında yaşanabilecek huzursuzlukların da kapağı açılmıştır. XIX. yüzyılda Sürmene’nin sağ taraflarında ‘Çepi’ diye anılan bölükbaşıların (bölük kumandanları) bulunduğu ve bunların zaman zaman komşularını rahatsız ettikleri bildirilmektedir ki Faruk Sümer Çepi diye anılan bu bölükbaşılar familyasının Çepni olduğunu ifade etmektedir (Bostan, 2002:368). Aynı yüzyılda Of’u ziyaret eden M. Defner, Zsino (Bölümlü) köylülerini Çepnilerden çok korkmuş olarak bulduğunu ve bu köylüleri tehdit eden Çepnilerin üzerine 300 kişilik bir silahlı kuvvetin gönderildiğini belirtmektedir (Bostan, 2002:369). Defner, Çepni kelimesini haydut sözcüğüyle eşit tutmaktadır (Albayrak, 2003:121). Yine bu yüzyılın başında Görele’de Çepnileri gören Minas Bıjışkyan, ‘Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası’ adlı eserinde onların garip bulduğu adet ve gelenekleri hakkında bilgi vermektedir (Tekindağ, İA/XIIa:465,475). Bu yabancı tarihçiler Çepnilerin XIX. yüzyıl itibariyle daha da ilerleyerek Batum’a ulaştıklarını bildirmektedirler (Sümer, 1992:95; Bostan, TA/VI:302).
Bu arada Osmanlı Devleti’nin ‘Gerileme’ süreci ‘Dağılma’ya doğru devam etmektedir. 1810’da Akçaabat’a çıkarma yapan Rusları, Amazon kadınlarını hatırlatan Akçaabat kadınları ve savaşçı erkekleri 49’u kadın toplam 970 şehitle mağlup etmişlerdir. Yardıma koşan çevre ilçelerden olan Görele ve Tirebolu Çepnileri zafer haberini yolda Ağasar (Şalpazarı) Nahiyesinde alarak geri dönmüşlerdir.[14] Âyân denilen bölgesel derebeyler arasındaki mücadele ise artık daha da büyümüş ve merkezî otoriteye karşı isyana dönüşmüştür. 1816-1817’de I.Tuzcuoğlu Ayaklanması, 1818-1819’da Kalcıoğlu-Hacısalihoğlu-Dedeoğlu Ayaklanması, 1820-1821’de II.Tuzcuoğlu Ayaklanması, 1825-1826’da Şatıroğlu Ayaklanması, 1832’de III.Tuzcuoğlu Ayaklanması, 1834’de IV.Tuzcuoğlu Ayaklanmaları zorlukla bastırılmışlardır (Goloğlu, 2000:104–116).
 
1.3.3. Dağılma Devrinde Çepniler
 
Dağılma Devri, Osmanlı Devletinin hem savaşlarla ve büyük toprak kayıplarıyla sarsıldığı hem de bu durumu atlatmak için elden geldiğince imar ve bayındırlık faaliyetine giriştiği bir evredir. Devrin iç ve dış siyasî olaylarıyla sosyo-ekonomik hareketlilik iç içe geçmiş gözükmekte olup bu durum I.Cihan Harbi’ne böyle devam edecektir. 1837 yılının idarî taksimatı bile öncekilerden farklıdır. Daha önceleri hep Trabzon’a bağlı olmuş olan Kürtün ilçe olarak ilk kez Gümüşhane Sancağına bağlanmış bulunmaktadır. Dahası günümüzdeki Kürtün / Özkürtün gibi Yukarı ve Aşağı Kürtün adlarıyla iki ayrı kaza haline getirilmiştir. Aynı zamanda bu tarihte çok eski vakitlerdeki Haşrûd kelimesi de Harşit Nahiyesinin defter ismi olarak görülmektedir (Tozlu, 1998:26,28).
1851 ve 1852 yıllarında Harşit Havzasındaki Çepni Aşiretinden olup adam öldürme ve gasp gibi uygunsuz hallere önayak olanlar hakkında gereğinin yapılması (BOA, 46/44:MKT.MVL.), halka zarar verdiği tespit edilen eşkiyaların da yakalanarak prangaya konulması emir ve talep edilmiştir (BOA, 51/6:MKT.MVL.). Çepni meselesi o hâle gelmiş ki Nazırların 1858 yılı Bakanlar Kurulu toplantılarında ele alınmış hatta Medine-i Münevvere’ye gidip gelen Binbaşı Hüseyin Efendi’nin de tedbiren bu toplantılarda bulunması istenmiştir (BOA, 268/55:MKT.NZD.). Ertesi yıl Akçaabat Kazasında Çepni Ali oğlu Mehmet’in katili Çobanoğlu Ahmet’in muhakeme edilmesi (BOA, 538/8:MVL), Trabzon Sancağı köylerinden Mahora Karyeli Sebeoğlu[15] Mahmut’un katili Ciziroğlu[16] Çepni Ali’nin kısas yoluyla maktûlün annesi tarafından affedilmesi nedeniyle 15 yıl pranga cezası için Erzurum’a gönderilmesi istenmektedir (BOA, 604/21:MVL). Tüm bunlar yörede asayişsizliğin ve kan davalarının hüküm sürdüğünü göstermektedir. Yine bu meyanda meşhur eşkıya İncekaraoğlu Karaçoban ve arkadaşı Kürtünlü Reziloğlu Ali’nin 1862 yılındaki bir çatışmada ele geçirildikleri (BOA, 632/13:MVL), Gümüşhane Sancağına tâbi Kürtün Kazasından kur’a firarisi neferlerinden Cafer Çoban’ın kurşunla katli ve arkadaşlarının araştırılmasına yönelik yazı çıkarıldığı (1864) kaydedilmektedir (BOA, 692/15:MVL).
1872 yılında Osmanlı Hükümeti, Alman mühendis Pressel’e İstanbul’dan Basra Körfezi’ne kadar uzanan ve birçok kolları olan büyük bir ana hattın yapımını öngören bir demiryolu projesi hazırlatmış ancak gerçekleştirememiştir. Bu proje kapsamında 550 kilometrelik Tirebolu-Gümüşhane-Erzurum-Eleşkirt demiryolu hattı inşası da düşünülmüştür (Yüksel, GTY/YT:2010). Eğer gerçekleşseydi hem bölgenin kaderi ciddi anlamda değişirdi hem de I.Dünya Savaşı’nda Kafkas (Sarıkamış) Cephesinde durum daha farklı olabilirdi diye düşünülebilir. Zira bu demiryolu hattı günümüzde bile mevcut değildir. Aynı yıl gerçekleşen ve yörenin adeta kaderi olan su taşkınıyla Gümüşhane, Torul ve Kürtün’deki birçok tarla, bahçe ve evleri söküp götürmüştür. Vavuk, Güvercinlik, Sifon, Duymadık, Tarhanas, Geçit, Tahnıs, Çukut, Tamzı, Süle, Hur, Sobran, Kermut ve Işık dereleriyle dolup taşan Harşit Çayı’nda ürünü tamamıyla sele kapılan ahaliye o yıl vergiden muaf tutularak ‘mazhar-ı muavenet’ edilmiştir (Tozlu, 1998:76).
Şakir Şevket’e göre Rize’ye tâbi Karadere (Kalkandere) ve Kurâ-yı Seb’a (Yedi Köy / İkizdere) nahiyelerinde Çepniler yaşamaktadır hatta meşhur eşkıyalardan Çepni Ali de Kurâ-yı Seb’a ahalisindendir (Bostan, 2002:368). 18 yıl kaçak yaşayan bu şakî  1876’da Of bilginlerinden Bakkalzade Mehmet Efendi aracılığı ile Kaymakam Pertev Efendi’ye başvurarak bağışlandığı takdirde 300 kadar adamıyla Ruslara karşı savaşa katılacağını bildirmiştir. Ve isteği kabul edilerek cepheye gönderilmiştir (Goloğlu, 2000:138). Mahmut Goloğlu da Çepni Ali’den bahsederken onun Kurayısebalı olduğunu zikrederek Kurayıseba ile Karadere’de adam öldürme olayının çok olduğunu ve halkının da kan dökmeye meraklı olduğunu belirtmektedir (2000:138).
1888 yılında Kürtün’deki Uğraca (Oyraca) ve Silve bakır madenleri Osmanlı Devleti tebaasından David oğlu Sabuh Efendi ile İngiltere tebaasından Savan Tomas’a 99 yıllığına ihale edilmiş olarak görünmektedir (Tozlu, 1998:86). Arşiv vesikasında ise Tirebolu, Görele ve Kürtün kazalarında bulunan 12 bakır ve 2 simli kurşunla karışık bakır madenin verildiği belirtilmekte ve Yahudi işadamının adı Davud Suyuh olarak kaydedilmektedir (BOA, 31/28:MV.). Bu durum Harşit Havzası madenlerinin bir asır önceki özelleştirilme ameliyesi gibidir. 99 yıl kaydıyla yapılan ihalenin Sultan II.Abdülhamit devrinde yapılması ve bir İngiliz ile bir Yahudi işadamına verilmesi konuyu daha da ilginç kılmaktadır.  
Tüm bunlar olurken Çepni Türklerinin yayılması da devam etmektedir. XIX. yüzyılın son çeyreğinde Kürtün - Harşit Vadisi yöresinden göç eden Güvenç Abdal Ocağı’na (Taşlıca) bağlı Çepniler buradan Ordu, Giresun, Samsun, Trabzon, Zonguldak, Düzce ve İzmit’e yerleşmişlerdir. Muhtemelen 93 Harbi (1877-1878) sırasında yapılan bu göçler sonrasında gidilen yerlerde Eskiköy, Yunusefendi, Ballar gibi Alevî orijinli köyler kurulmuştur (Kökel, HBVD/XXXV:7). On yıl sonrasında, 1889’da çıkan bir yazıya göre “Gümüşhane’nin Kürtün Nahiyesi ahalisinden oldukları halde önceden hane halkıyla Görele Kazasına nakil ve hicret ederek bir müddet yerleştikten sonra tekrar Kürtün’e dönme talebinde bulunanlar hakkında gereğinin icrası” istenmiş (BOA, 1598/79:DH.MKT.) ve Çepnilerin yöre içindeki yer değiştirmelerine bir yenisi daha eklenmiştir.   
1890 yılında yine Harşit’in taşmasıyla büyük bir sel felâketi daha yaşanmış, bahçeler ve duvarlar yıkılmış, yollar ve köprüler de kullanılamaz hale gelmiştir. Hatta Eğinli ozan Remzi’nin destanına göre Ardasa yani Torul’da Hükümet Konağı, cami ve çarşının da selle birlikte tahrip olmuştur (Tozlu, 1998:76–78). Sonrasında ise eşkiyalık faaliyetinin terör kapsamına yaklaştığı bir olay yaşanmıştır. 1895 yılı başında “Kürtün Nâhiyesinde mukim Yakuboğullarından Ali Bey’in evinden alınan topların Dersaadet’e celbedilerek (İstanbul’a yollanarak) ambara teslimi hususunun Trabzon Vilâyetine bildirildiği” kaydedilmektedir (BOA, 396/77:DH.MKT) ki aynı Yakuboğlu Ali Bey ile yakınları hakkında 9 yıl önce de halka zûlmettikleri yönündeki şikâyetlerin araştırılması ve gerekenin yapılması noktasında yine aynı Valiliğe yazı çıkarılmıştır (BOA, 1361/140:DH.MKT).
1895 yılına ait bir belgede ise yine başka bir ilginç durum yaşanmış; “Görele Kazâsından Kürtün Nâhiyesine kadar inşâsına başlanıp henüz tamamlanamayan yolun inşa’ levâzımâtının (inşaat malzemelerinin) tedâriki için fındık mahsûlünden râyiç akçe alınmasıyla tamamlanması” talep edilmiştir (BOA, 440/34:DH.MKT). Eski zamanda da Karadeniz’i Doğu Anadolu’ya bağlayan kervan yolu Görele, Çanakçı, Harşit (Doğankent), Kürtün üzerinden Harşit Vadisi boyunca Torul’a ulaşırdı (Karahan, K/www.catak.org.tr). Osmanlı Devleti’nin ehemmiyet arzeden bir yolu fındık üzerinden alacağı rayiç bedelle yapmak istemesi konuya yerel öğelere vurgu bakımından değişik bir anlam katmaktadır. Aynı zamanda günümüzde yöreyle özdeşleşen fındığın ilk kez isminin XIX. yüzyıl sonlarına ait bir belgede geçmesi adına da önem kazanmaktadır. Aynı yılın (H. 1313) sonlarına doğru iki ayrı vesikada Görele Kazası merkezinden başlayıp Kürtün Nahiyesi hududunda sona ermek üzere Şura-yı Devlet (Danıştay) ve Nafia (Bayındırlık) Nazırlığı’nca yol yapımına dair mazbatalar çıkarılmıştır (BOA, 4/1313-B05:İ..TNF.; BOA, 727/54483:BEO). Ne yazık ki bu yol, Trabzon Valisi Üçüncüzade Ömer Paşa’nın aynı güzergâhta 1741’de yaptığı yolun üzerinden bir buçuk asır geçmesinden sonra tekrar gündeme alınmış ve ancak yarım yüzyıl sonra gerçekleştirilebilmiştir (Yüksel, GTY/YT:2010).
1902 yılında iki ayrı Çepni yöresi yayla meselesi yüzünden birbiriyle kavgalı görülmektedir.   Kürtün’e bağlı Fol (Kalınçam) köylüleri ile Şarlı’ya (Şalpazarı) bağlı köyler yayla kullanımı nedeniyle derin bir anlaşmazlığa düşmüş, Devletin araya girip eldeki senet ve fermanları incelemesi sonucu Fol köylülerin yaylanın kullanımına müdahaleleri engellenme suretiyle neticelendirilmiştir (BOA, 542/42:DH.MKT.). Anlaşılan odur ki vergilerin ağırlığı ve otlak darlığı Çepni köylerinin yalnızca birbirine düşmesine değil aynı zamanda eldeki mevcut arazilerinin de Devletçe haczedilmesi gibi bir sıkıntının belirmesine sebep olmuştur. Yine Kürtün yöresindeki köylerden; 1904 yılının son ayında Uluköy-i Bâlâ (Yukarı Uluköy), 1905 yılının ilk ayında da Taşlıca karyelerinin “heyet-i ihtiyariyesinin âşardan zimmetlerine mukabil haczedilen tarlalarının devlet adına tefevvüzü” yani başkalarına ihaleten satılması durumu sözkonusudur (BOA, 2476/185667:BEO; Agy, 2490/186691:BEO). Bu arada sık sık seller ve su taşkınlarıyla zarar gören Kürtün’deki Harşit Nehri üzerinde bir köprü yaptırılmış ve bu konuda önayak olan Çepni ağalarından Osmanlızade Haşim ile Melikzade Ali Efendiler de Devletçe ödüllendirilmiştir (BOA, 937/81:DH.MKT).
03/Ramazan/1325 (1907) tarihli bir belge ise hem Kadırga Pazarı geleneğine yapılan ilk vurgulardan biri olmak hem de yöre halkının dinî hassasiyetlerini ve taleplerini göstermek bakımından dikkate değer görünmektedir. Dilekçenin mübarek aylardan olan Ramazanın hemen başında verilmesi de oldukça manidardır:
“Torul Kazâsına tâbi Kürtün Nâhiyesinde yaz mevsiminde Cumâ günleri kurulmakta olan Kadırga pazarına civar kazâ ve kurâ (köyler) ahâlisi devam edüp etrafdaki câmi ve mescidlerde Cumâ namazı kılınamadığından bahisle pazarın başka bir günde küşad ettirilmesini (açılmasını) talep eden Mustafa’nın arzuhâlinin gereğinin ifâsı.” (BOA, 1205/3:DH.MKT.)
Aynı yıl Tirebolu’dan Erzincan’a kadar yapılması planlanan ve Harşit Havzasından geçecek olan 145 km.lik karayolunun, 4 yıl sonra da (1911) bu kez Torul - Gümüşhane üzerinden geçmesi planlanan Trabzon – Erzurum şimendifer hattının (trenyolu) inşasına başlanmışsa da gerek malî imkânsızlıklar gerekse genel savaş havası yüzünden tamamlanamamıştır (Yüksel, YT/2010:1). Nitekim 1912’de patlayan Balkan Savaşı dolayısıyla seferberlik ilânı olmuş; Çepni İlinden (Giresun) Topal Osman ve 63 uşağı (TO, 21.yy.TE), Trabzon’dan da bir alay (87’nci) gönüllü cepheye intikal etmiştir (Goloğlu, 2000:165)   


[1] 1481’de Sultan olan Fatih’in oğlu II.Bayezid.
[2] Harşit - Torul havalisinin o devredeki genel adı Kürtün’dür.
[3] Hoca Sadeddin Efendi’ye göre vezir, Fahrettin Kırzıoğlu’na göre lala / atabey (GGG, 1990:72)
[4] Faruk Sümer’e göre Tacettin Sinan Bey (1992:42)
[5] 20 bin ile 100 bin akçe arasında gelir getiren dirlik, büyük tımar. (Doğan, 1996:1161)
[6] Muhtemelen Hıristiyan Kıpçak ve Abazalar.
[7] Şayka / Çayka: Küçük, altı düz savaş gemisi (Doğan, 1996:215)
[8] Haksız olarak ve zor kullanarak hükmeden (Doğan, 1996:820)
[9] Zorba, despot (Age, 1996:268)
[10] Yâvebolu ya da diğer adıyla Pavabolu, daha önceden Kürtün’e tâbi gayrimüslim ağırlıklı kalelerden biri idi.
[11] Belgenin tamamı ‘Ekler’ bölümünde verilecektir.
[12] Çeteleri bastırmaktaki ustalığından ötürü kendisine bu lâkap takılmıştır. (Goloğlu, 2001:79)
[13] Saray kapıcılarının âmiri ve büyük zabiti anlamındadır. Âyânlara bilfiil görev olarak değil sadece rütbe olarak verilmiştir (Pakalın, OTDTS/II:167-168).
[14] Goloğlu, Trabzon Tarihi, s.98-99
[15] Bir diğer belgede Sebeboğlu olarak geçmektedir (BOA, 605/9:MVL).
[16] Diğer belgede Cezayir oğlu olarak geçmektedir (Agy, 605/9: MVL).
Ana Sayfa| Hakkımda| Kitaplarım| Alternatif Eksenler| Harşit Çepnileri| Fotoğraf Galerisi| Ziyaretçi Defteri| İletişim|
Atak Teknoloji Merkezi