Ana Sayfa
  Hakkımda
  Kitaplarım
  Alternatif Eksenler
  Harşit Çepnileri
  Bahçecik Tarihi
  Köşe Yazılarım
  Şiirlerim
  Tebliğ-Konferans
  Haberler
  Fotoğraf Galerisi
  Ziyaretçi Defteri
  İletişim
 
 
Her türlü sorunuzu buradan sorabilirsiniz.
 
 
HARŞİT HAVZASINDA MADENCİLİK

 

2.4.2. Harşit Havzasında Madencilik
 
Harşit Havzasında madencilik faaliyetleri Milâttan Önceki yıllara dayanmaktadır. Asurlulardan Urartulara, Hititlerden İskender’e, Perslilerden Pontus’a ve iki madenci ve yerli topluluk; Haldi’lerden Khaliplere kadar hemen hemen her devrede yöredeki zengin maden yatakları işletilmiştir. Türkler (Çepniler) bölgeyi yurt olarak tutmaya başladıktan sonra da bu durum devam etmiştir. Bilhassa Osmanlı Devleti’nin yükseliş devrinde Kanunî Sultan Süleyman, Irakeyn Seferi (1533-1534) esnasında Harşit Vadisinden geçerken hem eski Gümüşhane’yi Çanıça (Canca/Canha) adıyla imar edilmesini hem de yöreden çıkarılacak madenlerle kurulacak olan darphanede para kesilmesini istemiştir (Kırzıoğlu, GGG/1990:72). Trabzon Sancakbeyine bağlı bir Maden Emini gözetiminde gümüş akçalar ve bakır mangırlar olarak kesilen bu sikkelerin Darphane-i Turabozan veya Çanıça damgasıyla tedavüle sürülmüş olduğu bilinmektedir (Age:72). Madenler o kadar önemsenmiştir ki Osmanlılar maden ocağı işletilen yerlere kervanların, yolcu kafilelerinin ve silahlı kimselerin girip çıkmasını yasaklamıştır. Hatta bu yüzden maden ocaklarına çok yakın yerleşimlerin çok da büyüyüp gelişemediği gözlenmiştir (Age:72-73). II.Selim ve III.Murad devirlerinde de darphanede para kesimesine devam edilmiş ve Harşit yöresindeki kurşunlar Anadolu, Suriye, Irak şehirlerindeki dinî yapıların kubbe kaplamasında kullanılmıştır. Sonraki zamanda yapılan İran, Gürcistan ve Dağistan seferlerinde de Harşit yöresinden üretilen ve ‘fındık’ tabir edilen mermiler Yeniçeri tüfeklerinde kullanılmıştır (Boranlı, KVG/VI:3).
Tahrir defterlerinde de madenlerle ilgili dikkat çekici hususlar yer almaktadır. 1486 yılı kayıtlarında 5 kişilik cemaat-i küreciyân yani madenciler gurubu bulunmakta olup bu sayı 1515 ve 1520’de yine 5 olarak kalmış, 1554’te ise 3 kişiye düşmüş olarak gözlenmektedir (Bostan, 2002:310). 1562 tarihinde Kürtün, Bayramlu ve Giresun kadılarına gönderilen bir hükümde bu kadılıklarda kadimden (eskiden) harap ve battal (âtıl) kalmış gümüş ve şap[1] madenlerinin bulunduğunu ve bu madenleri Behram adlı bir şahsın tekrar ihya için iltizama (ihaleye) istediği görülmektedir (Age:457). 1572’de ise ‘karye-i nefs-i Canca-yı maden’de yani Gümüşhane maden köyünde 194 nefer madenci kayıtlı bulunmaktadır. Bunların haricinde Torul Kazasında da 285 nefer kömürcü bulunmakta olup 8 yıl önceki kayda göre 75 kişi arttıkları gözlenmektedir. Trabzon Sancağının değişik yörelerinden gümüş ve kömür madenlerinde çalışmak üzere buralara geldikleri de kayıtlarda belirtilmektedir (Age:457). 1574 yılında Çanıça Madeninden üretilen kurşunun Kızılbaş / İran üzerine kaçak olrak gönderildiği tespit edildiğinden buna engel olunması için Erzurum Beylerbeyine hüküm gönderilmiştir (Kırzıoğlu, GGG/1990:74). 1578’de ise yine Erzurum Beylerbeyliğine gönderilen bir yazıda Torul’un Korum (Krom)  Madeninde çıkan veba salgınının haftalık üretimi düşürdüğü ve iltizama verilirken borcunun da değerlendirmeye alınması talep edilmektedir. O zamanın üretim rakamlarıyla da ilgili detaylı bilgi edinebildiğimiz belgenin içeriği şu şekildedir (Age:75):
“Torul Kadısı mektup gönderip Canca Madeni’ne iltizam biçiminde Emîn / Müdür olan Halil’in Mahkeme’ye gelip durumuyla ilgili bilgi verdiğini belirtti. Buna göre Canca Madeni’nden 19 Şubat ile 11 Kasım 1577 tarihleri arasındaki 8,5 aylık zaman zarfında haftalık 41,7 ilâ 49,1 kg. (13 ilâ 15 bin dirhem) arasında altın ve gümüş üretilmiş, yine haftalık kapasitede 1.000 filoriye[2] yakın akçe üretilmiş, Korum Madeni’nden de haftalık 32,1 kg (10 bin dirhem) gümüş elde edilmiş fakat çıkan veba (taun) salgını yüzünden işçilerin birçoğu ölmüş ve maden ocakları ile darphane atıl kalarak bu yıl itibariyle çok zarara uğramış, bu nedenle de iltizam ihalesinde yazılı rakamdaki borcunu ödeyememiş, ona göre kolaylık sağlanmasını talep etmiştir.” 
1647’de bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi hatıra olarak yanına aldığı ve Catha (Canca) damgalı akçenin haricinde yörede; Paklin, Kurka, Hazine, Kırkpavli, Kale, Mavrengel, Mavrahan, Luka, Zundoz, Kop, Akçatepe, Aylak, Akçakale, Bacadiş, Tenbeda, Gâvurdağı, Görekse, Herek, Zigana, İsravri, Gonol, Durtana, Sel, Fol, Bayburt ve Sallone maden ocaklarından bahsetmektedir (SG/GT:18).  XVII. yüzyılda ise bir yandan gümüşün yurt dışına çıkarılmaması hatta taşra yerlere bile çıkarlımaması hakkında Devletçe yeni yasaklar konulacak diğer yandan da madencilerin vergi ve askerlikten muaf olmalarıyla ilgili anlaşmazlıklar büyümektedir. Nitekim 1732 yılında Görele (Yavabolu) halkından olan bir Çepni gurubu yerlerini terk ederek ayaklanmış, çevrede yol kesicilik ve haydutluk yapmış, ennihayet Espiye Madeni’ni[3] üs olarak kullanarak üzerlerine gönderilen askerlerden saklanmışlardır. Bunların madenden çıkarılması ve eski yerlerine iade edilmeleri ciddi bir sorun olmuştur (Bostan, 2002:366). Ancak illerarası işbirliğiyle çözülen bu problemle alâkalı belge ‘Kürtün Hakkında Padişah Fermanı’ başlığıyla Ekler kısmında verilecektir.
Harşit yöresi ve bilhassa Gümüşhane civarı madenlerden dolayı sadece bütün vergilerden değil katır ile zahire naklinden ve seferler sırasında sefer mühimmatını taşımaktan da muaf tutulmuşlardır. Hatta bu amaçla 1738 yılında Trabzon Valiliği ile Tirebolu ve Keşap Kadılıklarına yazılan yazıda Gümüşhane Mukataası madenlerinde çalışan işçilerin örfî, avârızî, baç, ispençe, cizye; hangi vergi varsa kesinlikle istenmemesi emredilmiştir (Özkaya, 1985:305–308). Zira bu bölgeden elde edilen bakır daha çok Başkent’teki Cebehane ve Tophane’de Serasker (Genelkurmay) takımlarını tamamlamak ve diğer aletler yapmak için kullanılmaktadır. Özellikle bu bakırın sağ salim İstanbul’a ulaşması için Trabzon’a sık sık hükümlerin yollandığı bilinmektedir (Age:311) 
XIX. yüzyıl başlarında Harşit Havzasındaki madenlerde yaşanan en önemli sorun vaktiyle açılmış olan ocakların (mağara) suyla dolmuş olmasıdır. Kötü işletim nedeniyle kimi zaman zarara düşen kimi zaman da boş kalan maden ocakları ilgili Devlet tedbir almaya çalışmış ve buraların ihalelerini doğrudan valilere havale etmiştir. Hatta bu şekilde daha önce kapatılmış olan Helva Bakır Madeni 1854’te Gümüşhaneli Abdülaziz ve İbrahim kardeşlerin şirketi vasıtasıyla tekrar hizmete açılacaktır (Tozlu, KVG/IX:4).  1861’de de Tokatlı Mikâil’e çıkardığının beşte birini Hazine’ye ödemek şartıyla Harşit yöresindeki altın ve gümüş madenlerini işletme yetkisi verilecektir (Şenel, OAGİBB/22).
1870 yılı Trabzon Salnamesine’nde maden yatağı Gümüşhane için hemen hepsi terk edilmiş ve içleri su ile dolu Haz[4]ine, Kırkpavli (Kırkpauli), Esatağa, Vengoğlan (Tekoğlan), Yeşilli, Büyük Mağara, Nerdübanlı (Merdivenli) Mağara, Abdal Dağı, Gümüş Dağı ve Kazancı (Kazgancı) maden ocaklarından bahsedilmektedir (San, 199?:16). Torul Kazasında da Kurom, Kâfir (Gâvur) Dağı, Tepebaşı ve Zigana madenlerinin hayli zamandır terk edilmiş oldukları, Görükse Madeni’nin ise cevher bulunduğu halde Padişah iradesi çıkmadığından âtıl durduğu ifade edilmektedir. Kürtün’deki 4 madenden sadece biri; Kandilöte Madeni işletilmekte olup önceden beri işletilen Dere (Dereağzı), Eğrigaz (Eğrikar) ve Obrice (Oyraca) madenleri ise terkedilmiş bir vaziyette bulunmaktadır (Age:16). 1880 yılında yörede tespit edilen 46 ocaktan yalnızca biri işletilebildiğinden dolayı şimdiki özelleştirme kapsamında yabancı şirketlere ihale edilecektir. Bu meyanda 1883’de en mühim maden yataklarından olan Hazine ve Kırkpavli Madenleri 99 yıllığına Papa[5] Kumpanyası (Daniel Pappa et Co) ruhsatıyla işletmeye açılacaktır (Tozlu, 1998:86). Kürtün’ün Tilkicik Köyündeki bakır madeni de 1885 yılında Giresunlu Ustaoğlu Mustafa Efendi’ye bırakılmış ancak beş yıl boyunca herhangi bir arama - çıkarma faaliyetine rastlanmamıştır. Aynı şekilde muhtemelen aynı şahsın kardeşi olan Ustaoğlu Mehmed’e verilen Araköy Madeni de aynı akibete uğramış ve işletilememiştir (Age:87). Ardından 1888 yılında Kürtün’deki Uğraca (Oyraca) ve Silve bakır madenleri Osmanlı Devleti tebaasından David oğlu Sabuh Efendi ile İngiltere tebaasından Savan Tomas’a yine 99 yıllığına ihale edilmiştir (Age:86). Arşiv vesikasında ise Tirebolu, Görele ve Kürtün kazalarında[6] bulunan 12 bakır ve 2 simli kurşunla karışık bakır madenin verildiği belirtilmekte ve Yahudi işadamının adı Davud Suyuh olarak kaydedilmektedir (BOA, 31/28:MV.).
Bu arada Giresun yöresinin meşhur eşkiyası ve adı türkülere konuk olmuş olan Micanoğlu Hüseyin, Yanbolu civarında konuşlanarak Giresun-Şebinkarahisar yolu üzerindeki maden ocaklarından haraç istemektedir. Eğribel Madenini işleten Fransız şirketine mektup yazmakta, gereği yapılmadığı takdirde madenlerin suyunu kesmekle tehdit etmektedir (Yüksel, GÜEMH/DKA:3). 1887 yılında yazdığı bu mektup maden yetkililerince Trabzon Valisine ulaştırılmış ve kesilen suyun tekrar akıtılması için Karagöl Dağına birlik gönderilmiştir (Agy:3). Aynı yıl maden şirketinin katırlarla yaptığı bir nakliye gurubunu basan Micanoğlu 1888’de ‘Fütüvvetli benim dostum direktör ağa hazretleri’ hitabıyla başladığı mektubunda da bu kez Licese Madenini işleten İngiliz uyruklu şahsı 15 gün süre vererek tehdit etmiştir. Simli kurşun çıkarılan ve 300 kişiden fazla insanın çalıştığı madene haraç baskını yapan Micanoğlu, İngiliz Konsolosunun da araya girmesiyle uluslar arası bir sorun haline gelmiştir (Age:4-5). Micanoğlu her ne kadar İngiliz direktörün kaçmasına ve yerine Alman uyruklu bir direktörün gelmesine sebep olmuşsa da uzun uğraşlardan sonra Hükümet birliklerince ölü olarak ele geçirilmiş ve madenlerin güvenliği meselesi de böylelikle halledilmiştir (Age:5-6).
1891’de maden işletimiyle ilgili yine aksaklıklar çıkmış ve Şûra-yı Devlet kararıyla
“Tirebolu, Görele, Kürtün kazâlarında vâki olup mükaddemâ (önceden) Devletçe imâl olunarak daha sonra terk ü tatil (durdurulmuş) ve mağaraları harâb u münhedim (yıkık ve viran) olmuş olan 14 kıt’a (parça) nühas (bakır) madenlerin iltizâm ciheti (ihalesi) hakkında”
işlem tesisinde bulunulması istenmiştir (BOA, 1180/24:ŞD.). Bunlardan Kürtün Nahiyesindeki 5 parça gümüşlü kurşun ve bakır madenleri de işletilmesi için Giresunlu Hüseyin Nazif Efendi’ye iltiazama verilmiştir. Bu madenlerden Fol, Şeyhli ve Emrük köylerindeki madenler orta verimlilikte ocaklara sahip olarak kabul edilmektedir (Tozlu, 1998:87). Kısa bir zaman sonra terk edilen bu madenler 1900 yılında Mösyo Alfons adlı yabancı ülke vatandaşına ihale edilmiştir. Kayıtlara göre Alfons’un Şeyhler/Şeyhli Köyündeki bakır madeni için 15.000 kuruş, Emrük Köyündeki bakır ve gümüşlü kurşun madeni için 7.850 kuruş, Fol Köyündeki bakır ve gümüşlü kurşun madeni için de 7.250 kuruş olmak üzere toplam 30 bin kuruş yıllık vergi istenmektedir (Age:87). 
1906 yılında Torul Kazasına bağlı Kürtün Nahiyesindeki bakır madeninde kullanılmak üzere Tirebolu Kaymakamlığına kaviye emniyet barutunun gönderildiği kaydedilmiştir (BOA, 467/64:ZB.). 1907 ile 1908 yıllarında da aynı durum tekrarlandığı ve Kürtün Nahiyesinin Fol Karyesi civarındaki simli kurşun ve bakır madeni için muayyen (belirli) miktarda faveye emniyet barutu ile fitil ve kapsüllerin mahalline, Cevizlik Nahiye Müdürlüğüne gönderildiği gözlenmektedir (BOA, 384/28:ZB; 384/45:ZB.). II.Meşrutiyet (1908) yani dışa en açık olduğumuz anlardan birinde Torul’daki bazı maden ocakları Osmanlı uyruklu Kongalidi Yorgi’ye, Kürtün’deki bazı maden ocakları da yabancı uyruklu Gabriel, Alfons ve Pol adlı kimselere ihale edilmek suretiyle deveredilmiştir (Tozlu, KVG/IX:5).
Savaş ortamlarında maden arama ve çıkartma imtiyazlarının gayrimüslimlere ve ecnebilere devri hız kazanmıştır. I.Balkan Savaşı sırasında Papasoğlu Todor veledi Konstantin, Torul’un Kürtün Nahiyesine bağlı Törnik/Törnük (Günyüzü) Köyünde sahip olduğu bakır madenindeki hissesinden bir kısmını Mavridi Panayot’a devretmek durumunda kalmıştır (BOA, 169/83:MV.).  Ardından aynı kişi yine Kürtün’e bağlı Şeyhler yakınındaki Kızılot Köyünde sahip olduğu bakır madeni hissesinin bir kısmını da Panayot’a devretmiştir (BOA, 169/85:MV.). Bu kez I.Dünya Savaşı başlangıcında (1914) Torul’a bağlı Kürtün Nahiyesindeki bakır madeninin Papasoğlu Tudar (Tudor) Ağa ve Mavzidi (Mavridi) Efendilerin uhdesine ihaleten verilmesi kararlaştırılmıştır (BOA, 182/32:İ..MMS.). 20 Receb 1332 yılında (1914) Papasoğlu Todor Ağa ve veledi Konstantin Kürtün’ün Kızılot, Dandi, Turnik/Törnik köylerindeki bakır madeni hissesi hakkında dilekçe; yine Kürtün’ün Güdül ve Çanak Köylerindeki bakır madeni hissesinin % 45’inin devri için resmi yazı; Kızılot Köyündeki bakır madeninin dışarıya ihraç olunması için Mavridi Panayot Efendi ile birlikte ihale istem yazısı yazmışlardır (BOA, 1239/13; 1239/14; 1239/17; 1247/23; 1249/21:ŞD.). Üstelik bu yazıların tamamı da aynı gün içinde yazılıp kayda girmiştir. Papasoğlu ertesi yıl da (1915) iş ortağı Mavridi’yle birlikte Kürtün’ün Kodil ve Çatak Köylerindeki bakır madeni ile yine Kürtün’de ismi zikredilmeyen bir başka madeni birer gün arayla Devletten ihale usûlüyle talep etmiştir (BOA, 238/32:MV; 193/18:İ..MMS.). 1916 yılında ise Alfons Çenferya adlı Fransız maden işletmecisine ruhsat, imtiyaz ve fesih sıralı bir şekilde tek yazıyla sunulmuştur: 1-Simli kurşun madeni, 2-Bakır simli kurşun madeni, 3-Gümrük resmi, 4-Darülaceze ianesi, 5-Kürtün Kolköy ve Torul Emrik Köyü (BOA, 24/1:İ.DUİT).
Kurtuluş Savaşı sırasında da (1920) bu alışkanlık devam etmiş ve Londra Tedkikatı Fenniye memuru Mösyo Konra’nın bilhassa Harşit Nehri vadisinde maden taharriyatında (araştırma) bulunacağı cihetle mülhakata (bağlı yerlere) evâmir-i lâzime itâ edildiği (gerekli emirler gönderildiği) beyan edilmiş, Yüzbaşı Kravford’un Tirebolu’ya uğrayarak 1-2 güne kadar karayoluyla Trabzon’a geri döneceği bildirilmiştir (BOA, 656/41:DH.ŞFR.). cumhuriyet devrinde ise belli bir zaman durgunluktan sonra madenler işletilmeye açılmış ve hatta bu amaçla 1935’te Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuştur. 1939 yılındaki Askerî Coğrafya Encümeni raporuna göre Harşit Havzasında şu madenler yer almaktadır:
            Bakır – Torul Kürtün Bucağı Şeyhler Deresi
            Bakır – Torul Kürtün Bucağı Ermek/Erik Köyü
            Bakır – Torul Merkez Bucağı Kösdere Köyü
            Bakır – Torul Merkez Bucağı Silve Köyü
            Bakır – Torul Merkez Bucağı Uğraca Köyü
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Kürtün Bucağı Fol Köyü
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Kürtün Bucağı Emerik Köyü
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Torul Merkez Kösedere Köyü
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Gümüşhane Merkez Hazine Mağarası
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Gümüşhane Merkez Kırkpavli Mağarası
            Altın – Gümüşhane Merkez Hazine Mağarası
            Çinko – Torul Merkez Kösdere Köyü
            Krom – Torul Merkez Korum Köyü (Kırzıoğlu, GGG/1990:72)
 


[1] Ekşi tadlı alüminym ve potasyum sülfatından meydana gelen renksiz cisim (Doğan, 1996:1016).
[2] 1 filori= 2 dirhem + 1 denk yani 7.291 gram Osmanlı altınına yakın (Kırzıoğlu, GGG/1990:75).
[3] Hanefi Bostan’a göre muhtemelen kömür madeni (2002:457).
[4] Rivayete göre Sultan I.Mahmud zamanında (1730 - 1754) çok zengin olan ocakta fazla yapılan eşimden ve halk hücumundan dolayı mağara aniden çöker. O kadar insan ölür ki sadece 40 tanesi Pavli adında Hıristiyandır (Tozlu, KVG/IX:5)
[5] Yunanlı Kostaki, Dimitri ve Daniel Papa biraderler (Tozlu, 1998:86)
[6]
Nahiye ve kaza tabirleri Osmanlı arşivlerinde çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmışlardır.
2.4.2. Harşit Havzasında Madencilik
 
Harşit Havzasında madencilik faaliyetleri Milâttan Önceki yıllara dayanmaktadır. Asurlulardan Urartulara, Hititlerden İskender’e, Perslilerden Pontus’a ve iki madenci ve yerli topluluk; Haldi’lerden Khaliplere kadar hemen hemen her devrede yöredeki zengin maden yatakları işletilmiştir. Türkler (Çepniler) bölgeyi yurt olarak tutmaya başladıktan sonra da bu durum devam etmiştir. Bilhassa Osmanlı Devleti’nin yükseliş devrinde Kanunî Sultan Süleyman, Irakeyn Seferi (1533-1534) esnasında Harşit Vadisinden geçerken hem eski Gümüşhane’yi Çanıça (Canca/Canha) adıyla imar edilmesini hem de yöreden çıkarılacak madenlerle kurulacak olan darphanede para kesilmesini istemiştir (Kırzıoğlu, GGG/1990:72). Trabzon Sancakbeyine bağlı bir Maden Emini gözetiminde gümüş akçalar ve bakır mangırlar olarak kesilen bu sikkelerin Darphane-i Turabozan veya Çanıça damgasıyla tedavüle sürülmüş olduğu bilinmektedir (Age:72). Madenler o kadar önemsenmiştir ki Osmanlılar maden ocağı işletilen yerlere kervanların, yolcu kafilelerinin ve silahlı kimselerin girip çıkmasını yasaklamıştır. Hatta bu yüzden maden ocaklarına çok yakın yerleşimlerin çok da büyüyüp gelişemediği gözlenmiştir (Age:72-73). II.Selim ve III.Murad devirlerinde de darphanede para kesimesine devam edilmiş ve Harşit yöresindeki kurşunlar Anadolu, Suriye, Irak şehirlerindeki dinî yapıların kubbe kaplamasında kullanılmıştır. Sonraki zamanda yapılan İran, Gürcistan ve Dağistan seferlerinde de Harşit yöresinden üretilen ve ‘fındık’ tabir edilen mermiler Yeniçeri tüfeklerinde kullanılmıştır (Boranlı, KVG/VI:3).
Tahrir defterlerinde de madenlerle ilgili dikkat çekici hususlar yer almaktadır. 1486 yılı kayıtlarında 5 kişilik cemaat-i küreciyân yani madenciler gurubu bulunmakta olup bu sayı 1515 ve 1520’de yine 5 olarak kalmış, 1554’te ise 3 kişiye düşmüş olarak gözlenmektedir (Bostan, 2002:310). 1562 tarihinde Kürtün, Bayramlu ve Giresun kadılarına gönderilen bir hükümde bu kadılıklarda kadimden (eskiden) harap ve battal (âtıl) kalmış gümüş ve şap[1] madenlerinin bulunduğunu ve bu madenleri Behram adlı bir şahsın tekrar ihya için iltizama (ihaleye) istediği görülmektedir (Age:457). 1572’de ise ‘karye-i nefs-i Canca-yı maden’de yani Gümüşhane maden köyünde 194 nefer madenci kayıtlı bulunmaktadır. Bunların haricinde Torul Kazasında da 285 nefer kömürcü bulunmakta olup 8 yıl önceki kayda göre 75 kişi arttıkları gözlenmektedir. Trabzon Sancağının değişik yörelerinden gümüş ve kömür madenlerinde çalışmak üzere buralara geldikleri de kayıtlarda belirtilmektedir (Age:457). 1574 yılında Çanıça Madeninden üretilen kurşunun Kızılbaş / İran üzerine kaçak olrak gönderildiği tespit edildiğinden buna engel olunması için Erzurum Beylerbeyine hüküm gönderilmiştir (Kırzıoğlu, GGG/1990:74). 1578’de ise yine Erzurum Beylerbeyliğine gönderilen bir yazıda Torul’un Korum (Krom)  Madeninde çıkan veba salgınının haftalık üretimi düşürdüğü ve iltizama verilirken borcunun da değerlendirmeye alınması talep edilmektedir. O zamanın üretim rakamlarıyla da ilgili detaylı bilgi edinebildiğimiz belgenin içeriği şu şekildedir (Age:75):
“Torul Kadısı mektup gönderip Canca Madeni’ne iltizam biçiminde Emîn / Müdür olan Halil’in Mahkeme’ye gelip durumuyla ilgili bilgi verdiğini belirtti. Buna göre Canca Madeni’nden 19 Şubat ile 11 Kasım 1577 tarihleri arasındaki 8,5 aylık zaman zarfında haftalık 41,7 ilâ 49,1 kg. (13 ilâ 15 bin dirhem) arasında altın ve gümüş üretilmiş, yine haftalık kapasitede 1.000 filoriye[2] yakın akçe üretilmiş, Korum Madeni’nden de haftalık 32,1 kg (10 bin dirhem) gümüş elde edilmiş fakat çıkan veba (taun) salgını yüzünden işçilerin birçoğu ölmüş ve maden ocakları ile darphane atıl kalarak bu yıl itibariyle çok zarara uğramış, bu nedenle de iltizam ihalesinde yazılı rakamdaki borcunu ödeyememiş, ona göre kolaylık sağlanmasını talep etmiştir.” 
1647’de bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi hatıra olarak yanına aldığı ve Catha (Canca) damgalı akçenin haricinde yörede; Paklin, Kurka, Hazine, Kırkpavli, Kale, Mavrengel, Mavrahan, Luka, Zundoz, Kop, Akçatepe, Aylak, Akçakale, Bacadiş, Tenbeda, Gâvurdağı, Görekse, Herek, Zigana, İsravri, Gonol, Durtana, Sel, Fol, Bayburt ve Sallone maden ocaklarından bahsetmektedir (SG/GT:18).  XVII. yüzyılda ise bir yandan gümüşün yurt dışına çıkarılmaması hatta taşra yerlere bile çıkarlımaması hakkında Devletçe yeni yasaklar konulacak diğer yandan da madencilerin vergi ve askerlikten muaf olmalarıyla ilgili anlaşmazlıklar büyümektedir. Nitekim 1732 yılında Görele (Yavabolu) halkından olan bir Çepni gurubu yerlerini terk ederek ayaklanmış, çevrede yol kesicilik ve haydutluk yapmış, ennihayet Espiye Madeni’ni[3] üs olarak kullanarak üzerlerine gönderilen askerlerden saklanmışlardır. Bunların madenden çıkarılması ve eski yerlerine iade edilmeleri ciddi bir sorun olmuştur (Bostan, 2002:366). Ancak illerarası işbirliğiyle çözülen bu problemle alâkalı belge ‘Kürtün Hakkında Padişah Fermanı’ başlığıyla Ekler kısmında verilecektir.
Harşit yöresi ve bilhassa Gümüşhane civarı madenlerden dolayı sadece bütün vergilerden değil katır ile zahire naklinden ve seferler sırasında sefer mühimmatını taşımaktan da muaf tutulmuşlardır. Hatta bu amaçla 1738 yılında Trabzon Valiliği ile Tirebolu ve Keşap Kadılıklarına yazılan yazıda Gümüşhane Mukataası madenlerinde çalışan işçilerin örfî, avârızî, baç, ispençe, cizye; hangi vergi varsa kesinlikle istenmemesi emredilmiştir (Özkaya, 1985:305–308). Zira bu bölgeden elde edilen bakır daha çok Başkent’teki Cebehane ve Tophane’de Serasker (Genelkurmay) takımlarını tamamlamak ve diğer aletler yapmak için kullanılmaktadır. Özellikle bu bakırın sağ salim İstanbul’a ulaşması için Trabzon’a sık sık hükümlerin yollandığı bilinmektedir (Age:311) 
XIX. yüzyıl başlarında Harşit Havzasındaki madenlerde yaşanan en önemli sorun vaktiyle açılmış olan ocakların (mağara) suyla dolmuş olmasıdır. Kötü işletim nedeniyle kimi zaman zarara düşen kimi zaman da boş kalan maden ocakları ilgili Devlet tedbir almaya çalışmış ve buraların ihalelerini doğrudan valilere havale etmiştir. Hatta bu şekilde daha önce kapatılmış olan Helva Bakır Madeni 1854’te Gümüşhaneli Abdülaziz ve İbrahim kardeşlerin şirketi vasıtasıyla tekrar hizmete açılacaktır (Tozlu, KVG/IX:4).  1861’de de Tokatlı Mikâil’e çıkardığının beşte birini Hazine’ye ödemek şartıyla Harşit yöresindeki altın ve gümüş madenlerini işletme yetkisi verilecektir (Şenel, OAGİBB/22).
1870 yılı Trabzon Salnamesine’nde maden yatağı Gümüşhane için hemen hepsi terk edilmiş ve içleri su ile dolu Haz[4]ine, Kırkpavli (Kırkpauli), Esatağa, Vengoğlan (Tekoğlan), Yeşilli, Büyük Mağara, Nerdübanlı (Merdivenli) Mağara, Abdal Dağı, Gümüş Dağı ve Kazancı (Kazgancı) maden ocaklarından bahsedilmektedir (San, 199?:16). Torul Kazasında da Kurom, Kâfir (Gâvur) Dağı, Tepebaşı ve Zigana madenlerinin hayli zamandır terk edilmiş oldukları, Görükse Madeni’nin ise cevher bulunduğu halde Padişah iradesi çıkmadığından âtıl durduğu ifade edilmektedir. Kürtün’deki 4 madenden sadece biri; Kandilöte Madeni işletilmekte olup önceden beri işletilen Dere (Dereağzı), Eğrigaz (Eğrikar) ve Obrice (Oyraca) madenleri ise terkedilmiş bir vaziyette bulunmaktadır (Age:16). 1880 yılında yörede tespit edilen 46 ocaktan yalnızca biri işletilebildiğinden dolayı şimdiki özelleştirme kapsamında yabancı şirketlere ihale edilecektir. Bu meyanda 1883’de en mühim maden yataklarından olan Hazine ve Kırkpavli Madenleri 99 yıllığına Papa[5] Kumpanyası (Daniel Pappa et Co) ruhsatıyla işletmeye açılacaktır (Tozlu, 1998:86). Kürtün’ün Tilkicik Köyündeki bakır madeni de 1885 yılında Giresunlu Ustaoğlu Mustafa Efendi’ye bırakılmış ancak beş yıl boyunca herhangi bir arama - çıkarma faaliyetine rastlanmamıştır. Aynı şekilde muhtemelen aynı şahsın kardeşi olan Ustaoğlu Mehmed’e verilen Araköy Madeni de aynı akibete uğramış ve işletilememiştir (Age:87). Ardından 1888 yılında Kürtün’deki Uğraca (Oyraca) ve Silve bakır madenleri Osmanlı Devleti tebaasından David oğlu Sabuh Efendi ile İngiltere tebaasından Savan Tomas’a yine 99 yıllığına ihale edilmiştir (Age:86). Arşiv vesikasında ise Tirebolu, Görele ve Kürtün kazalarında[6] bulunan 12 bakır ve 2 simli kurşunla karışık bakır madenin verildiği belirtilmekte ve Yahudi işadamının adı Davud Suyuh olarak kaydedilmektedir (BOA, 31/28:MV.).
Bu arada Giresun yöresinin meşhur eşkiyası ve adı türkülere konuk olmuş olan Micanoğlu Hüseyin, Yanbolu civarında konuşlanarak Giresun-Şebinkarahisar yolu üzerindeki maden ocaklarından haraç istemektedir. Eğribel Madenini işleten Fransız şirketine mektup yazmakta, gereği yapılmadığı takdirde madenlerin suyunu kesmekle tehdit etmektedir (Yüksel, GÜEMH/DKA:3). 1887 yılında yazdığı bu mektup maden yetkililerince Trabzon Valisine ulaştırılmış ve kesilen suyun tekrar akıtılması için Karagöl Dağına birlik gönderilmiştir (Agy:3). Aynı yıl maden şirketinin katırlarla yaptığı bir nakliye gurubunu basan Micanoğlu 1888’de ‘Fütüvvetli benim dostum direktör ağa hazretleri’ hitabıyla başladığı mektubunda da bu kez Licese Madenini işleten İngiliz uyruklu şahsı 15 gün süre vererek tehdit etmiştir. Simli kurşun çıkarılan ve 300 kişiden fazla insanın çalıştığı madene haraç baskını yapan Micanoğlu, İngiliz Konsolosunun da araya girmesiyle uluslar arası bir sorun haline gelmiştir (Age:4-5). Micanoğlu her ne kadar İngiliz direktörün kaçmasına ve yerine Alman uyruklu bir direktörün gelmesine sebep olmuşsa da uzun uğraşlardan sonra Hükümet birliklerince ölü olarak ele geçirilmiş ve madenlerin güvenliği meselesi de böylelikle halledilmiştir (Age:5-6).
1891’de maden işletimiyle ilgili yine aksaklıklar çıkmış ve Şûra-yı Devlet kararıyla
“Tirebolu, Görele, Kürtün kazâlarında vâki olup mükaddemâ (önceden) Devletçe imâl olunarak daha sonra terk ü tatil (durdurulmuş) ve mağaraları harâb u münhedim (yıkık ve viran) olmuş olan 14 kıt’a (parça) nühas (bakır) madenlerin iltizâm ciheti (ihalesi) hakkında”
işlem tesisinde bulunulması istenmiştir (BOA, 1180/24:ŞD.). Bunlardan Kürtün Nahiyesindeki 5 parça gümüşlü kurşun ve bakır madenleri de işletilmesi için Giresunlu Hüseyin Nazif Efendi’ye iltiazama verilmiştir. Bu madenlerden Fol, Şeyhli ve Emrük köylerindeki madenler orta verimlilikte ocaklara sahip olarak kabul edilmektedir (Tozlu, 1998:87). Kısa bir zaman sonra terk edilen bu madenler 1900 yılında Mösyo Alfons adlı yabancı ülke vatandaşına ihale edilmiştir. Kayıtlara göre Alfons’un Şeyhler/Şeyhli Köyündeki bakır madeni için 15.000 kuruş, Emrük Köyündeki bakır ve gümüşlü kurşun madeni için 7.850 kuruş, Fol Köyündeki bakır ve gümüşlü kurşun madeni için de 7.250 kuruş olmak üzere toplam 30 bin kuruş yıllık vergi istenmektedir (Age:87). 
1906 yılında Torul Kazasına bağlı Kürtün Nahiyesindeki bakır madeninde kullanılmak üzere Tirebolu Kaymakamlığına kaviye emniyet barutunun gönderildiği kaydedilmiştir (BOA, 467/64:ZB.). 1907 ile 1908 yıllarında da aynı durum tekrarlandığı ve Kürtün Nahiyesinin Fol Karyesi civarındaki simli kurşun ve bakır madeni için muayyen (belirli) miktarda faveye emniyet barutu ile fitil ve kapsüllerin mahalline, Cevizlik Nahiye Müdürlüğüne gönderildiği gözlenmektedir (BOA, 384/28:ZB; 384/45:ZB.). II.Meşrutiyet (1908) yani dışa en açık olduğumuz anlardan birinde Torul’daki bazı maden ocakları Osmanlı uyruklu Kongalidi Yorgi’ye, Kürtün’deki bazı maden ocakları da yabancı uyruklu Gabriel, Alfons ve Pol adlı kimselere ihale edilmek suretiyle deveredilmiştir (Tozlu, KVG/IX:5).
Savaş ortamlarında maden arama ve çıkartma imtiyazlarının gayrimüslimlere ve ecnebilere devri hız kazanmıştır. I.Balkan Savaşı sırasında Papasoğlu Todor veledi Konstantin, Torul’un Kürtün Nahiyesine bağlı Törnik/Törnük (Günyüzü) Köyünde sahip olduğu bakır madenindeki hissesinden bir kısmını Mavridi Panayot’a devretmek durumunda kalmıştır (BOA, 169/83:MV.).  Ardından aynı kişi yine Kürtün’e bağlı Şeyhler yakınındaki Kızılot Köyünde sahip olduğu bakır madeni hissesinin bir kısmını da Panayot’a devretmiştir (BOA, 169/85:MV.). Bu kez I.Dünya Savaşı başlangıcında (1914) Torul’a bağlı Kürtün Nahiyesindeki bakır madeninin Papasoğlu Tudar (Tudor) Ağa ve Mavzidi (Mavridi) Efendilerin uhdesine ihaleten verilmesi kararlaştırılmıştır (BOA, 182/32:İ..MMS.). 20 Receb 1332 yılında (1914) Papasoğlu Todor Ağa ve veledi Konstantin Kürtün’ün Kızılot, Dandi, Turnik/Törnik köylerindeki bakır madeni hissesi hakkında dilekçe; yine Kürtün’ün Güdül ve Çanak Köylerindeki bakır madeni hissesinin % 45’inin devri için resmi yazı; Kızılot Köyündeki bakır madeninin dışarıya ihraç olunması için Mavridi Panayot Efendi ile birlikte ihale istem yazısı yazmışlardır (BOA, 1239/13; 1239/14; 1239/17; 1247/23; 1249/21:ŞD.). Üstelik bu yazıların tamamı da aynı gün içinde yazılıp kayda girmiştir. Papasoğlu ertesi yıl da (1915) iş ortağı Mavridi’yle birlikte Kürtün’ün Kodil ve Çatak Köylerindeki bakır madeni ile yine Kürtün’de ismi zikredilmeyen bir başka madeni birer gün arayla Devletten ihale usûlüyle talep etmiştir (BOA, 238/32:MV; 193/18:İ..MMS.). 1916 yılında ise Alfons Çenferya adlı Fransız maden işletmecisine ruhsat, imtiyaz ve fesih sıralı bir şekilde tek yazıyla sunulmuştur: 1-Simli kurşun madeni, 2-Bakır simli kurşun madeni, 3-Gümrük resmi, 4-Darülaceze ianesi, 5-Kürtün Kolköy ve Torul Emrik Köyü (BOA, 24/1:İ.DUİT).
Kurtuluş Savaşı sırasında da (1920) bu alışkanlık devam etmiş ve Londra Tedkikatı Fenniye memuru Mösyo Konra’nın bilhassa Harşit Nehri vadisinde maden taharriyatında (araştırma) bulunacağı cihetle mülhakata (bağlı yerlere) evâmir-i lâzime itâ edildiği (gerekli emirler gönderildiği) beyan edilmiş, Yüzbaşı Kravford’un Tirebolu’ya uğrayarak 1-2 güne kadar karayoluyla Trabzon’a geri döneceği bildirilmiştir (BOA, 656/41:DH.ŞFR.). cumhuriyet devrinde ise belli bir zaman durgunluktan sonra madenler işletilmeye açılmış ve hatta bu amaçla 1935’te Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) kurulmuştur. 1939 yılındaki Askerî Coğrafya Encümeni raporuna göre Harşit Havzasında şu madenler yer almaktadır:
            Bakır – Torul Kürtün Bucağı Şeyhler Deresi
            Bakır – Torul Kürtün Bucağı Ermek/Erik Köyü
            Bakır – Torul Merkez Bucağı Kösdere Köyü
            Bakır – Torul Merkez Bucağı Silve Köyü
            Bakır – Torul Merkez Bucağı Uğraca Köyü
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Kürtün Bucağı Fol Köyü
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Kürtün Bucağı Emerik Köyü
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Torul Merkez Kösedere Köyü
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Gümüşhane Merkez Hazine Mağarası
            Simli (Gümüşlü) Kurşun – Gümüşhane Merkez Kırkpavli Mağarası
            Altın – Gümüşhane Merkez Hazine Mağarası
            Çinko – Torul Merkez Kösdere Köyü
            Krom – Torul Merkez Korum Köyü (Kırzıoğlu, GGG/1990:72)
 


[1] Ekşi tadlı alüminym ve potasyum sülfatından meydana gelen renksiz cisim (Doğan, 1996:1016).
[2] 1 filori= 2 dirhem + 1 denk yani 7.291 gram Osmanlı altınına yakın (Kırzıoğlu, GGG/1990:75).
[3] Hanefi Bostan’a göre muhtemelen kömür madeni (2002:457).
[4] Rivayete göre Sultan I.Mahmud zamanında (1730 - 1754) çok zengin olan ocakta fazla yapılan eşimden ve halk hücumundan dolayı mağara aniden çöker. O kadar insan ölür ki sadece 40 tanesi Pavli adında Hıristiyandır (Tozlu, KVG/IX:5)
[5] Yunanlı Kostaki, Dimitri ve Daniel Papa biraderler (Tozlu, 1998:86)
[6] Nahiye ve kaza tabirleri Osmanlı arşivlerinde çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmışlardır.
Ana Sayfa| Hakkımda| Kitaplarım| Alternatif Eksenler| Harşit Çepnileri| Fotoğraf Galerisi| Ziyaretçi Defteri| İletişim|
Atak Teknoloji Merkezi