Ana Sayfa
  Hakkımda
  Kitaplarım
  Alternatif Eksenler
  Harşit Çepnileri
  Bahçecik Tarihi
  Köşe Yazılarım
  Şiirlerim
  Tebliğ-Konferans
  Haberler
  Fotoğraf Galerisi
  Ziyaretçi Defteri
  İletişim
 
 
Her türlü sorunuzu buradan sorabilirsiniz.
 
 
ÇEPNİLERDE DİN ve İNANIŞ

 

2.5. Çepnilerde Din ve İnanış
 
2.5.1. Çepnilerde Dinî hayat
 
Çepnilerin daha önce de ifade edildiği gibi Anadolu’daki birçok dinî hareketle münasebetleri bulunmaktadır. Çepniler, Malazgirt Savaşı sonrasında periyodik göçlerle yalnızca Anadolu’yu nüfus olarak beslemekle ve başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere birçok diyarın Türkleşmesini sağlamakla kalmamış aynı zamanda yurt edindikleri yerlerdeki İslâm nüfusunun da çoğalmasını sağlamışlardır. Bunda da Çepnilerin dinî önderlerinin oldukça büyük rolü olduğu kabul edilmektedir. Anadolu’daki ilk tasavvufî hareketlerden biri olan Babaî (Baba İshak) Türkmenlerinin 1240’da Orta ve Doğu Anadolu’da çıkarmış oldukları ayaklanmaya Çepniler de katılmışlardır (Sümer, 1992:25-26). Baba İshak’ın müritlerinden olan Hacı Bektaş Veli’nin (1210 - 1271) meşhur dergâhını kurduğu Suluca Karahöyük’teki ilk bağlılarını Çepniler oluşturmaktadır. Nitekim burada meskûn Çepnilerden Yunus Mukrî gibi, Gevherveş gibi, Kutlu Melek (Kadıncık Ana) gibi dinî öncüler de çıkmıştır (Age:22-23). Hacı Bektaş gibi Hoca Ahmet Yesevî’nin talebelerinden kabul edilen Sarı Saltuk da 1263’te çoğunluğu Çepni olmak üzere 12 bin Türkmen hanesiyle Kırım ve Dobruca (Doğu Romanya) bölgelerine yerleşerek buraları Müslümanlaştırma gayretine girmiştir. Çepnilerin bir başka din önderi Güvenç Abdal’ın da Sarı Saltuk ile musahip kardeş oldukları belirtilmektedir (Kökel, HBVD/XXXV:6). 1310’da İlhanlı Hükümdarı Olcaytu’nun 12 İmam Şiîliğini kabul etmesi üzerine Barak Baba ve dervişlerin etkisiyle Canik ve Yukarı Kelkit gibi Çepnilerin yaşadığı yerlerde de Şiîliğin yayıldığı ifade edilmektedir (Sümer, 1992:32-33).
Konuyla ilgili arşiv defterlerine bakıldığında Çepni Türklerinin yaşadığı köylerin nüfusları az olmasına rağmen birçoğunda câmi bulunmaktadır. Bu câmilerin de birçoğunda imam, hatip, müezzin, mülâzım gibi kimseler görev yapmakta hatta bazılarında müderris ve fakih gibi üst düzey din görevlilerine rast gelinmektedir. Bazı köylerde tekye (tekke), ve daha sık olmak kaydıyla bazı köyler ile yollar üzerinde zâviyeler bulunmakta, buralardaki şeyhler ve yakınları hem ibadetle meşgul olmakta hem de yolcuları konuklamaktadırlar. Zâviyelerde vazife yapanlar hizmetlerine mukabil örfî vergiler ile avârızdan muaf tutulmaktadırlar (Sümer, TDTD/LVII:11).
Çepni köylüleri arasında Ali isminin yanında Bekir, Ömer, Osman adını taşıyan şahıslara çok sık rast gelinmekte, dolayısıyla Alevîlik veya Kızılbaşlık yerine Sünnîliğin baskın olduğu görülmektedir (Age:12). 1486’da Çepni (Giresun) ve Kürtün’de bulunan Bekir, Ömer ve Osman adları toplamı 84 iken 1515’te bu sayı 207’ye çıkmış, 1554’te ise 92 olarak tezahür etmiştir. 1486’da bu isimlerden en çok Ömer (86) ismi kullanılırken 1515’te en çok Ömer (168) ve Osman (166), 1554’te ise Osman (80) ismi en çok tercih edilmektedir (Bostan, 2002:367). 1486 tarihli arşiv kayıtlarında Bekir, Ömer ve Osman adının baba adı olarak geçmesi bunların o tarihten önce de bu isimleri kullandıklarını dolayısıyla bölgedeki Çepnilerin 1461 Fethinden sonra Sünnîleştikleri düşüncesini de çürütmektedir. Kürtün Kazasında bulunan bazı reâyanın 1555 Amasya Musalâhası’ndan (Barış Antlaşması) İran’a göçtüğünün haber alındığı ve durumun araştırılması bazı Mühimme kayıtlarında istenmiş olsa da bu bilgiden yöredeki tüm Çepnilerin Kızılbaş olduğu hükmüne varılması doğru gözükmemektedir (Age:365).
1486 yılı Tahrir Defterinin Kürtün Nahiyesi kısmında Müslüman nüfusun % 9.87’sini dinî zümreler (6 pîr, 5 şeyh, 3 hacı, 43 fakih, 10 imam, 5 hatîb, 4 müezzin, 2 halife, 1 tekyedâr, 1 dede, 1 cüzhan, 2 sofi, 2 derviş, 4 câmi hizmetkârı; toplam 89 kişi) oluşturmakta, 30 nefer olarak (% 3.32) kaydedilen ‘cemaat-i nökerân’ ise “Kürtünlü Mehmed Bey’e nöker (yoldaş) olup yılda 5 neferi nöbetleşe sefere eşmek şartıyla” vergiden muaf oldukları belirtilmektedir (Bostan, 2002:305). 1515 itibariyle Kürtün Kazasında yaşayan halkın dirlik sahipleri dışındaki görevlilerin çoğunluğunu yine dinî zümreler teşkil etmektedir: 40 pîr, 3 hacı, 6 şeyh, 75 fakih, 29 imam, 14 hatip, 10 müezzin, 35 mülâzımât-ı câmi, 1 halife, 3 mevlânâ, 8 cüzhân, 1 sofi, 9 müderris, 2 hizmetkâr-ı câmi, 11 câmi mülâzımı, 13 derviş; toplam 260. Bundan başka göze çarpan; 49 cemaat-i sipahiyân-ı mütekait, 2 sipahi, 2 sipahizâde, 25 sipahiyân-ı mütekait (emekli sipahi), 6 sipahizâdegân, 10 asâkir-i mansûreye (orduya) hizmet eder; toplam 94 kişiyle askerî görevliler (Age:308-309).
1515 yılına ait en ilgi çekici kayıtlardan biri de 13 neferle gösterilen ‘kızılbaş’ tabiridir. Müslüman nüfusun % 0.57’sini meydana getiren kızılbaş zümresine sonraki tahrir kayıtlarında rastlanmamaktadır (Bostan, 2002:310). Yine aynı tarihte 14 nefer mecruh (yaralı) ve 114 nefer gaib (kayıp) ibareleri de yer almaktadır. Bu kimseler muhtemelen ‘Kızılbaş Fetreti’ sırasında yaralanmışlar ve kaybolmuşlardır (Age:307-307). Toplamda % 6’yı geçmeyen kızılbaş-mecruh-gaib zümresine başka defterlerde tesadüf edilmemektedir. Oysa 1550 yılı Ruus defterinde Giresun Kalesi Dizdârının ‘Kızılbaşlık töhmetiyle mahbus olan kimesneleri’ salıverdiği belirtilmektedir. Aynı Defterde Trabzon Sancakbeyi, Kürtün ve Giresun kadılarının merkeze mektup gönderip ‘Melâhide (kızılbaşlık) töhmetiyle mahbus olanlardan bazısı ehl-i Sünnet ve’l cemaatdir deyu arz eylemiş’ oldukları kaydı bulunmaktadır (Age:311).
1590-1591 tarihli bir hükümde Tirebolu’ya tâbi Taşlıca[1] Köyünde şeyh olan bir zâtın melâhilik (ilahlık) isnadıyla birlikte mübârek aylarda fısk u fücurda iddia edilmektedir Bostan, 2002:312). Bu isnatlar 1555 - 1600 arasında yaşamış Mehmed Âşıkî’nin Menâzır-ü’l Avâlim adlı eserindeki Çepnilerle ilgili Rafızîlik (Sapkınlık) iddiasına benzemektedir. Faruk Sümer gibi M. Hanefi Bostan da Türkiye’nin Sosyal ve Kültürel Tarihi Projesi kapsamında kaleme alınan ‘XV - XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadî Hayat’ adlı kitabında bu iddiaları kabul etmemektedir. Çok sayıda Çepni’nin Giresun, Kürtün ve hatta Ordu’da bulunan câmi, tekke ve zaviyelerde çeşitli hizmetlerde bulunduklarını, içlerinde çok sayıda fakihin yer aldığını beyan eden Bostan, Çepniler arasında Ömer-Osman-Bekir gibi isimler taşıyan çok sayıda kişinin varlığını da delil olarak göstermektedir. Kızılbaş Fetreti sırasında ve I.Selim’in Çaldıran seferinde Trabzon Sancağındaki Çepnilerin büyük yararlılıklar gösterdiğini de eklemektedir (Age:312). Nitekim Alinyuma Köyünden Seydi oğlu Ömer’in Kızılbaş Fetreti zamanında ‘Ziyâde yoldaşlığı olduğuna cemâat beğleri şehâdet etdiği sebebden’ bennâk kayd olunmadığı, öşrünü verdikten sonra bennâk ve avârız vergilerinden muaf tutulduğu görülmektedir. Yine İvazoğlu Abdullah adlı tımar sahibi Erzincan’da ‘Hüdâvendigâr katında baş kesüb’ ve Kemah Kalesinin fethinde ‘yoldaşlığa zâhir’ olduğundan kendisine tımar verilmiştir (Age:312).
Arşiv belgelerine göre 1782 yılında Trabzon Sancağına bağlı Kürtün Nâhiyesinde mutasarrıf olduğu Görele Kalesi Medresesinin müderrislik (hocalık) tımarına mütegallibeden yani feodal beylerden Emânetoğulları isimli güruh tarafından yapılan müdâhaleden şikâyette Süleyman imzalı dilekçeyle engellenmesi talep edilmektedir (38/6899:C..MF.). bu arada 1795 yılına ait bir belgede Trabzon’da Çepni Kaya Câmii adlı ibadethanenin hatiplik atamasından ve bu câmi için kurulan Hatuniye Vakfı’ndan bahsedilmesi (BOA, 597/30150:C..EV..) Çepnilerin hem ismi hem de dinî hassasiyetleri bakımından bir örnek teşkil etmektedir. Bundan başka dinî görev tevcihiyle alâkalı belgelerden de Çepnilerdeki dinî müesseseler ve vazifelilerle ilgili bilgiler edinmekteyiz ki bunlardan bir kısmı aşağıda konumlarını bildirmek bakımından sıralanmıştır (BOA/OAR):
1835 – Kürtün Kazası Bedrum[2] Karyesi Câmii / Hatipler: İbrahim ve Mahmud
1836 – Tirebolu Kazası Karaovacık Köyü Câmii / Hatip: Nebi b. Hüseyin Halife[3]
1837 – Kürtün / Tirebolu Kazası Çekal (Çakal) Karyesi Câmii / Hatip: Muhammed b. Hasan
1837 – Kürtün Avculiye (Avcılu) ve Halaclu (Halaçlu) Köyleri Câmii / İmam-Hatipler: Hasan ve İbrahim Halifeler
1837 – Kürtün Kazası İregör (Üreğir) Karyesi Câmii / İmam-Hatipler: Hasan ve Mustafa Halifeler
1839 – Kürtün Kazası Halaçlı Karyesi Hacı Mehmed Câmii / İmam-Hatip: Ahmed Halife
1840 – Kürtün Kazası Melek Ahmed Zâviyesi
1840 – Kürtün Kazası Boynuyoğun Köyü Şeyh Kasım Dede Zâviyesi
1844 – Kürtün / Tirebolu Kazası Dikman (Dikmen) Nâhiyesi Arpacık Karyesi Mustafa b. Hüseyin Câmii 
1858 – Harşit Nâhiyesi Mehmed Emib b. Yakub Câmii
 
2.5.2. Çepnilerde Kızılbaşlık Meselesi                           
 
XVI. yüzyıl coğrafyacılarından Mehmed Âşıkî’nin Menâzır-ü’l Avâlim (Âlemlerin Manzaraları) adlı eserinde Trabzon Sancağındaki Müslüman nüfusun büyük bir çoğunluğunun Danişmendli Çepnilerden meydana geldiği, Sancağın batı ve güney bölümündeki dağlara da Çepni Dağları adı verildiği kaydedilmektedir (Bostan, 2002:361; Demir, KTS/II:78).[4] Yine aynı kaynakta Çepnilerle alâkalı oldukça olumsuz görüşler de yer almaktadır:
“Ve bir garip dahi (de) budur ki Trabzon’un cânib-i garbi-i cenubisi (güneybatı tarafı) cibâl-i Çepnidir ki Etrâkdan (Türklerden) kaba yaratılışlı ve kötü ahlâklı[5] ve lügatleri Türkî lügatinin akrebidir (yakınıdır). Ve suret-i ehl-i İslâmda (Müslüman görünüşünde) bir alay Rafızî bîdindir (İslâm’dan çıkmış dinsizdir). Cehele-i avâmı (halktan cahilleri) Şâh-ı Revâfızı (Râfızîlerin / Kızılbaşların Şahını) hâşâ ulûhiyetden dûn (ilahlıktan aşağı) mertebe üzre itikad etmez.” (Çelik, TA/VI:319)
Osmanlı Devleti’nin resmî ideolojisini yansıtan bu görüşler gerçeklerden uzaktır. Safevîler Şiîliği, Osmanlılar ise Sünnîliği devlet politikası olarak kullanmışlardır. Hıristiyan devlet ve halklara gösterdikleri hoşgörüyü birbirlerine göstermemişlerdir. Osmanlıların devlet bürokrasisinde kurucu unsur olan Türkleri dışlayarak yeni dönme - devşirmelere yer açması, tımar ve dirliklerin de yavaş yavaş elden gitmesi sonucu haklı isyanlara sebep olmuştur. Bir yandan Osmanlılar bir yandan Safevîler Türkiye’nin insanlarını birbirlerine karşı kullanmışlar, servetlerini eritmişler ve böylece XX. yüzyıla gelinmiştir (Sümer, 1992:39). Faruk Sümer’e göre XVI’ncı ve daha sonraki yüzyıllarda gerek Çepniler gerekse komşuları olan diğer Türkler arasında Alevî inancını taşıyanlar bulunabilmekte fakat Ali’nin yanı sıra Ömer, Osman, Bekir isimleri Çepnilerin çoğunluğunun Sünnî olduğuna şüphe bırakmamaktadır (TDTD/LVII:12). Bundan başka 5-10 haneli Çepni köylerinde bile camiler bulunmakta; camilerde hatip, imam, müezzin, muhassıl gibi görevliler görülmekte; fakihlere ve müderrislere de sık sık rast gelinmektedir. Çepnilerin asla kara cahil bir topluluk olmadığını bilâkis din adamlarından müteşekkil aydınları bulunduğunu ifade eden Sümer, onların Âşıkî’nin dediği gibi ‘bîdin/dinsiz’ insanlar değil aksine dindar bir topluluk olduklarını da belirtmektedir. Bir taraftan Safevî propagandası öbür taraftan Osmanlıların Anadolu’nun her yanında yaptıkları gibi tımarlarını ellerinden alıp kendi kullarına ve kuloğullarına (yani devşirme zümresine) vermeleri nedeniyle Alevîliğin bir tepki olarak belki biraz daha yayılmış olabileceğini de eklemektedir (Age:11).
Çepnilerin Alevî / Kızılbaş sayılmasının gerekçelerinden biri de Şeyh Safiyüddin ve silsilesine verdikleri samimi destekten kaynaklanmaktadır. XIV. yüzyılda Güney Azerbaycan’daki Erdebil şehrinde kurulan Safevî Tarikatı başlangıçta Sünnî ve Şâfî ilkelere göre hareket etmekte olup (Sümer, TDTD/LVI:9) zaman içerisinde dönüşmüştür. Çepnilerin haricinde Anadolu’nun her tarafından mensup / müntesip kazanan bu Türkmen tarikatı siyasal alanda da devletleşme başarısı göstermiştir. Bekir Kütükoğlu, bu başarı ve Safevî propagandasının Amasya’dan Musul’a, Teke’den (Antalya) Trabzon’daki Çepni yurdu Kürtün’e değin yapılan at, silah ve mal kaçakçılığı ile İran’a taşınan servetin korkunç miktarlarda olduğuna işaret etmektedir (Çelik, TA/VI:322). Osman Turan bu bölge Çepnilerinin önceleri Alevî olduklarını sonradan Sünnîleştiklerini beyan etmektedir. M. Fuad Köprülü, Trabzon Çepnilerinin Sünnî beylerinin nüfuzu ile sonradan Kızılbaşlığı bıraktıklarını ancak Trabzon’un batısında bulunan yüksek köylerde hala Kızılbaşlık bakiyelerine tesadüf edildiğini belirmektedir. Enver M. Şerifgil de Oğuz boyları içinde Alevîliği en çok benimsemiş olanların Çepniler olduğunu ileri sürmektedir (Bostan, 2002:363). Bir de Çepnilerin İran’dan çıkarıldıktan sonra Doğu Karadeniz ve Harşit Havzasına 100 bin kişi ile yerleşme meselesi var. Bu konuda H. Alp Arslan, II.Mehmed Han Trabzon’u aldıktan sonra ovadan 100 bin Çepni Türkü gelip tigreye (havaliye) yerleşti demesine karşın (Alp Arslan, TDTD/CV:35) risalesinin dipnotunda daha makul olarak Ortaasya’dan Anadolu’ya geçişte bunun gerçekleştiğini zikretmektedir. Hadiseler O’nun yalın Türkçesiyle şu şekilde özetlenmektedir (Age:39):
“Çepniler Oğuzların bulunduğu bölüklerden 21’incisidir. Bu Çepniler ilk önce Türkeli’nden İran toprağına göçmüş. Kızılbaşlık öğrenmiş. Bunlar İran’da tek durmamış. Uslu oturmamış. Bundan ötürü hanları kendi ilinde istememiş. Bunlar da Anadolu’ya geçmiş. Anadolu’ya geçen Çepnilerden 100 bin kişi daha çoğu Giresun, Tirebolu, Görele, Büyük Liman’da bulunmak üzere Trabzon tigresine yerleşmiş; bir takımı da batıya yürümüş. İzmit, Balıkesir, İzmir yanlarına yayılmış. İzmit’tekiler yerli Türklere karışmış, Çepnilikten çıkmış. Ancak Balıkesir, İzmir tigresindeki Çepniler Çepniliklerini korumuş. Trabzon tigresinde pek çok hoca yetişmiş, derebeyleri Sünnî olmuş da bunları gitgide Sünnî yapmış. Kızılbaşlık kalmamış. Bu böyle! Ancak Giresun’un, Tirebolu’nun, Görele’nin yüksek köylerinde, Kürtün’de bugün bile Kızılbaşlık izi göze çarparmış. Kürtün’ün Şeyhli (Şıhlı) köylülerine ne türlü and versen korkmaz imiş. Ancak ‘Ahıl Baba, Pahıl Baba, Güvende Şeyhi, Vazalak Şeyhi, Tur Eri, Horoz Evliyası ocağına güm güm dabanca (tabanca) sıksın mı?’ der isen korkar, işin doğrusunu söyler imiş. İşte Kızılbaşlık izleri.”
 
Burada bahsi geçen Güvende Şeyhi hem Güvenç Abdal ismiyle ocağı yaşatılan hem de Güvende Yayla Şenlikleri suretiyle 165 yıllık bir gelenekle unutulmayan Çepni din öncülerinden Güvenç Abdal’dır.
 
2.5.2. Çepnilerin Manevî Öncüleri
 
GÜVENÇ ABDAL – Çepni kültüründe önemli bir yeri olan Güvenç Abdal Hacı Bektaş Veli ile anılan Türkmen ulularının en önemlilerinden biri olarak kabul edilmektedir (Kökel, GAO/HB:1). Hünkâr Hacı Bektaş’a en yakın insanlardan biri olduğu hatta onun posta tatarı olarak iş gördüğü ve bir yere nâme / mektup gidecekse mutlaka Güvenç Abdal’ın gittiği anlatılmaktadır (Age:3). Hatta böyle kutlu seyahatlerin biri Hacı Bektaş Velâyetnamesi’nde müridlik - mürşidlik menkıbesi olarak şu şekilde aktarılmaktadır (Gölpınarlı, 1995:76-77):  
“Hünkâr’ın hizmetinde Güvenç Abdal adlı bir derviş vardı, er terbiyesi görmüş bir zattı. Birgün ‘Erenler şahı’ dedi, ‘gönlümde bir sorum var, izin verirseniz söyleyeyim.’ Hünkâr şöyle buyurdu: Güvenç, ‘Acaba’ dedi; ‘şeyh kimdir, muhib kimdir, âşık kimdir? Bize lütfedip bildirseniz’. Hünkâr hemen ‘Güvenç’ dedi. ‘Yerinden kalk; tez git, bir sarrafta bin altın nezrimiz var, al gel’ dedi. Güvenç Abdal, sarraf kimdir, hangi şehirdedir demeden hemen belini bağladı, Hünkâr’ın elini öptü, yola revan oldu. Gide gide vardı, bir şehre yetişti. Gördü ki pek büyük bir şehir. Kendi kendisine ‘Bizim ülkede böyle büyük bir şehir yoktu, acaba bu şehir hangi şehir?’ dedi. Kal’anın içi adamlarla doluydu. Gezerken bir adama ‘Kardeş’ dedi, ‘bu il hangi il, bu şehir hangi şehir? O adam dedi ki ‘Burası Hindistan ülkesi, bu şehre de Delli (Delhi) derler’. Güvenç bu sözü duyunca şaşırdı, kendi kendine ‘Rum ülkesi nerede, Hindistan nerede’ dedi. Şehrin içinde yürümeye başladı. Sokak sokak gezerken pazara ulaştı, o yana bu yana bakınıp giderken gördü ki karşıda bir sarraf oturmada. Sarraf da bunu görünce hemen kalktı. ‘Beri gel derviş’ diye elini salladı. Derviş dükkâna girdi, selâm verdi. Sarraf, Güvenç’e ‘Hangi ildensin?’ dedi. Güvenç, ‘Rum ülkesinden’ dedi. ‘Kimin hizmetindesin?’ deyince Güvenç, ‘Sultan Hacı Bektaş Hünkâr’ın hizmetindeyim, bir gün bana bir sarrafın bize bin altın nezri var, al gel buyurdu, 3 gün oluyor, bu şehre geldim’ dedi.
Sarraf, Hünkârın adını duyunca hemen dükkânını kapadı, Güvenç Abdal’ı aldı, evine geldi. Ağırladı, oturttu. 3 gün çeşitli yemekler verdi. Sonra ‘Derviş’ dedi, ‘nezri olan sarraf benim. Hindistan denizinde bir vakitler ticarete giderken bir yavuz muhalif yel çıktı, az kaldı gemimiz batacaktı. Hemen velâyet erenlerini çağırdım, beni kurtarın, bin altın nezrim olsun dedim. O anda Erenler yetişti, gemiyi mübarek eliyle tuttu, kıyıya çıkardı. Adını sordum. Adım Hünkâr Hacı Bektaş’tır, Rum ülkesindenim dedi. Rum ülkesine nezrimizi nasıl ulaştıracağız dedim, ben birisini yollarım, buyurdu. Ben, o göndereceğin adam ne şekilde dedim, senin şeklini tarif etti. İşte seni dükkânda gördüm, elimle çağırdım. Hamd olsun ki hata etmemişim. Şu bin altını al, Erenlere götür’. Sonra bin altın daha saydı, ‘Bu da’ dedi, ‘erenlerin hizmetinde bulunanlara; onlara ver, yesinler - içsinler’. Bin altın daha saydı, ‘Yanımızdan boş gitme’ dedi, ‘bu bin altını da sen harca’.
Güvenç Abdal, o 3 bin altını bir kese içine koyup koynuna saldı. Sarrafla vedalaşıp yine yola revan oldu. Şehir içinde giderken bir çardak gördü. Bir de baktı ki çardağın penceresinde, gün yüzlü bir güzel kız bakmada. Kızı görür görmez bin canla âşık oldu. Sabrı - kararı kalmadı, aklı başından gitti. Pencereye gözünü dikti, tam 3 gün 3 gece öylece kaldı. Kız dervişin hâlini görünce şaşırdı, ‘Halk görürse kötüye yorar’ dedi, halayığını çağırdı, hâli anlattı. ‘Git’ dedi, ‘öğüt ver de çeksin gitsin buradan’. Kız bir tâcirin kızıydı, babası ticarete gitmişti. Halayık gidip ‘Derviş’ dedi, ‘umduğun eline geçmez senin, vazgeç bu olmaz sevdadan. Bu kız, ulu bir tacirin kızıdır. Kulları, adamları duyarsa başına iş açarlar. Öyle bir avı elde etmek isteyen kişinin bol altını olmalı’. Güvenç Abdal halayığın sözlerini işitince ‘Alınma, ne oldu ki’ dedi, ‘3 bin altın’ kesesiyle koynundan çıkarıp halayığa gösterdi. Halayık bunu görünce koştu, kıza geldi. ‘Bu derviş’ dedi, ‘tekin adam değil, koynundan 3 bin altınlık bir kese çıkarıp gösterdi’. Hâsılı kelam altına tamah ettiler, bir yolunu bulup dervişi içeriye aldılar. Güvenç Abdal, keseyi çıkarıp sevgilisinin önüne koydu. Tam şeytan yoluna gideceklerdi ki Güvenç, sevgilisinin ayak ucuna otururken bir de baktılar; duvar yarıldı, bir el çıktı. Güvenç’i göğsünden bir kaktı, yere yıktı, aklını başından aldı. Kız bu hâli görünce kalktı, oturdu. Güvenç’in aklı başına gelince ‘Bu ne hâl?’ diye sordu. Güvenç Abdal, ‘Şeyhimiz Hacı Bektaş Hünkâr’ın velâyetinden oldu’ dedi, ‘Böylece beni bu kötü işten kurtardı’. Bunun üzerine Rum ülkesinden nasıl çıktığını, oraya nasıl geldiğini, hâsılı o ana kadar başından geçenleri bir bir anlattı.
Kız, bu kerameti gözüyle görünce erenlere âşık oldu, ziyaretine varmak istedi. 3 bin altını aldılar, beraberce akşam saatinde yola çıktılar. Gece yarısı yürüdüler, ıssız bir yerde yattılar. Uyanınca baktılar ki sabah olmuş ama bulundukları yer yattıkları yer değil kekikli, yavşanlı bir yer, Arafat Dağı’nın yanındaki Kızılcaöz’den gelen yolun yanındalar. Kalkıp yola düştüler. Halifeler karşı çıktılar. Görüşüp Hünkâr’a götürdüler. Güvenç Abdal, Erenlerin ellerini öpüp ayaklarına yüz sürdü. Başından geçeni bir bir anlattı.
Hünkâr ‘Güvenç Abdal’ dedi, ‘bu işlerdeki hikmeti bildin mi?’ Güvenç ‘Buyurun Erenler Şahı’ dedi. Hünkâr ‘Sen bizden şeyh kimdir, mürit kim; muhib kimdir, âşık kim diye sormuştun biz de sana cevap verdik. Mürid odur ki senin yaptığını yapar. Biz seni hizmete gönderdik, nereye gideceğim, kimi göreceğim demeden yola düştün; muhibliği sarraf gösterdi. Bir kerecik denizde helak olayazdı erenler diye çağırdı, bin altın nezretti. Vardık imdadına yetiştik, gemisini kurtardık, adımızı, yerimizi sordu; haber verdik, seni yolladık, şöyle böyle demeden nezrimizi sana teslim etti. Şeyhliği biz yaptık; seni kolayca götürüp getirdik, seni o yüz karasından da kurtardık. Âşıklığıysa o kız yaptı, bir velâyet görmekle âşık oldu bize; buraya gelmedikçe karar etmedi’. Sonra emretti, o kızı Güvenç Abdal’a nikâhladılar. Düğün dernek oldu, murad alıp murat verdiler.”
Daha önce de zikredildiği gibi Saru Saltuk’la musahip kardeş (sohbet arkadaşı) olan Güvenç Abdal ile ilgili olarak Gümüşhane’ye gelişi, Harşit Çayı ortasındaki kaleyi alarak buradaki tekfuru (Rum Valisi) uzaklaştırışı ve daha sonra halka önderlik edişi hakkında bol miktarda rivayet anlatılmaktadır (Yalçın ve Yılmaz, HBV/XXXV:11). Velâyetname’de Sarı Saltuk’ın Tunceli Hozat’tan Kürtün’e geldiği, Güvenç Abdal’a uğradıktan sonra da Sinop’a geçtiği aktarılmaktadır (Yalçın ve Uysal, HBV/XXXV:31). Güvenç Abdal Ocağı’nın son temsilcilerinden ve kendisiyle söyleşi yaptığımız Hüseyin Güvendi, evlerinin yanında 1992’de yıkılan eski evin Güvenç Abdal’ın 730 sene önce yaptığı ev olduğunu, yıkılan evin 1,5 metrelik duvarının temelinde fare girmesin diye tuz bulunduğunu ifade etmektedir (Kişisel Görüşme, 2010b).
Muhtemelen 1260’larda Güvenç Abdal yöreye geldiğinde Süme Kalesinde Trabzon Rumlarının olduğu aktaran Güvendi, Hoca Ahmet Yesevî’nin talebelerinden ve Hacı Bektaş Veli’nin halifelerinden olan Güvenç Abdal’ın yörenin ilk câmisini Taşlıca’da kurduğunu söylemektedir (Agg, 2010b). Zaten arşiv vesikalarında Kürtün’ün Taşlıca Köyünün adı Şıhlı-Şeyhli-Şeyhler olarak geçmektedir. Bu tabirler de Güvenç Abdal’ı nitelemek için kullanılmaktadır. ‘Güvende Yaylası’ndaki Mezarlığın Sırrı’ yazısını yazan Üzeyir Aktaş’a göre Hacı Bektaş Veli, Anadolu Selçuklu Sultanının isteği üzerine Trabzon Rumlarına karşı bir ‘uç yerleşimi’ kurdurmak için en önemli dervişi ve aynı zamanda amcası oğlu olan Güvenç Abdal’ı görevlendirmiş, Güvenç Abdal da Pîr’inden nasibini aldıktan sonra Gümüşhane İli Kürtün ilçesi Taşlıca Köyü’ne gelir ve buraya yerleşir. Stratejik öneme sahip ve çevresi Rumlarla çevrili bu topraklarda Güvenç Abdal, tam 32 yıl boyunca bir yandan İslam’ı yaymaya çalışmış bir yandan da bir ‘uç kale komutanı’ gibi görev yapmıştır. Topladığı her türlü askerî ve istihbarî bilgiyi de Hacı Bektaş Veliye gönderdiği düşünülmektedir (www.oyraca.com).
Güvenç Abdal’ın adı Alevî / Bektaşî kaynaklarında meşhur 12 hizmet ve 12 post sistematiği[6] ile beraber anılmaktadır. Aşağıda sıralanan bu hiyerarşi aynı zamanda Alevî / Bektaşî kültüründeki bireyin insan-ı kâmil olgusu bağlamında düşünsel gelişimini de tanımlamaktadır (Kökel, GAO/HB:3-4):
    On İki Post
1. Mürşid Postu: Hünkâr Hacı Bektaş Veli
2. Rehber Postu: Habib Emircem Sultan
3. Türbedar Postu: Hızır Lale Cüvan
4. Ahçı Postu: Karadonlu Can Baba
5. Ekmekçi Postu: Seyyid Mahmut Hayrani
6. Şerbetçi Postu: Kızıl Deli Sultan
7. Nakib Postu: Sarı Saltuk Sultan
8. Meydancı Postu: Seyyid Cemal Sultan
9. Atçı Postu: Boz Geyikli Dede Karkın
10. Kurbancı Postu: Şah İbrahim Hacı Sultan
11. Ayakçı Postu: Abdal Musa Sultan
12. Mihmandar Postu: Kolu Açık Hacım Sultan
 
     On İki Hizmet
 1. Tarikatçı: Hz. Hasan Mücteba
 2. Davetçi: Hz. Hüseyin Desti Kerbela
 3. Saki: Hallac.ı Mansur
 4. Zakir: Seyyid Nesimi
 5. İbriktar: Sarı İsmail
 6. Gözcü: Karaca Ahmet
 7. Çerağcı: Kara Pirabat Sultan
 8. Sofracı: Garip Musa Sultan
 9. Meydancı: Barak Baba
 10. Ferraş: Resül Baba Sultan
 11. Pervane: Taptuk Emre
 12. Kapıcı: Güvenç Abdal
 
Fatih’ten fermanı[7] ve aile şeceresi olan Güvenç Abdal Ocağı’nın II.Mahmud devrine dek faal olarak hizmet verdiği söyleyen Hüseyin Güvendi, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması (1826) sonrasında ocak mensuplarının Ordu, Ağasar (Şalpazarı) ve Gürgentepe’ye göç ettiklerini aktarmaktadır (Kişisel Görüşme, 2010b). Günümüzde de Trabzon İli Akçaabat İlçesi Eskiköy, Düzce ili Gölyaka İlçesi Yunusefendi Köyü ve Kocaeli İli Kandıra İlçesi Ballar Köyü gibi birçok köy halkının kendilerini Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı Çepni Alevîsi olarak tanımladıkları bilinmektedir (Kökel, GAO/HB:7). Her yıl yoğun halk katılımıyla kutlanan ve en son 165’ncisi yapılan Güvende Yaylası Şenlikleri’nin Güvenç Abdal’ı anmakla da özdeşleştiği zira Güvende Yaylası’nda Güvenç Abdal’ın makam denilen temsilî kabri olduğu beyan edilmektedir (Kişisel Görüşme, 2010b). Asıl mezarı Kırşehir’in Hacıbektaş İlçesinde, şeyhinin yanında olan Güvenç Abdal’ın dünyadan yitme şekli de menkıbe şeklinde anlatılmaktadır:
“Güvenç Abdal âhir ömründe Pîr’inin yanına dönmek ister. Çocukları ve müridleri ise onu bırakmak istemezler. Tüm ısrarlara rağmen Güvenç Abdal yola çıkar. Bağlıları ve ailesi Güvende Yaylası’na kadar onu takip ederler. Güvende Yaylası’na ulaşıldığında yoğun bir sis (duman) çöker. Güvenç Abdal bu sisten yararlanarak oradan uzaklaşır. Sis kalktığında yârenleri bakarlar ki Güvenç Abdal yoktur. Güvenç Abdal’ı kaybetmenin hüznü ile yarenleri onu yâd edebilmek için bu ayrılık noktasına onun sembolik bir yatırını yaparlar ve her yıl aynı tarihte gelerek Pir’lerini anarlar.” (Aktaş/www.oyraca.com)
Osmanlı Devleti’nin Peygamber Efendimizin de mensup bulunduğu Haşimî Sülâlesi’nden[8] olduğu kabul edilen Taşlıca Karyesindeki Güvenç Abdal soyuna ve ocağın şeyhlerine düzenli olarak Hazine’den maaş tahsis ettiği ve zaman zaman da maaş zammı ilâvesi yaptığı görülmektedir. 1892, 1893, 1905, 1910 yıllarına ait 4 belgede de Şeyh Mehmed Efendi’nin maaşıyla ilgili düzenlemeler yer almaktadır (BOA/OAR).
YUNUS MUKRİ – Hacı Bektaş Veli’yle birlikte Suluca Karahöyük’e yerleşen ilk Çepni müridlerinden biri olan Yunus Mukri aynı zamanda buradaki Çepni oymağının en baştaki ulularından biri olarak kabul edilmektedir. Okuyan, yazan ve ilim sahibi biri olan Yunus Mukri ve bu Çepni obası hakkında XIII. yüzyıldaki Hacı Bektaş Veli Velâyetnamesi’nde şu bilgiler verilmektedir (Gölpınarlı, 1995:26-27)
“Çepni boyunun ulularından Yunus Mukri adlı birisi vardı. Bilgin, üstün, olgun ve hâfızdı. Çepni boyundan ayrılıp Karahöyük yakınında Mikâil adlı bir yere gelip yerleşmişti. Bu zat bir müddet sonra ordan da ayrılmış, yukarı tarafta Kayı denen yere gelmişti. Kayı ile Karahöyük’ün arası 2 mil kadardı. Karahöyük’ü, Sultan Aleaddin’in Yunt bendesi mâmur etmişti. Çepni boyunun ulularından Gevherveş de 3 komşusuyla bu Yunt-bende’yi Sulucakarahöyük’e getirmişti. Yunt-bende orda öldü, oranın mezarlığına gömüldü. O vakit o civarda bilgin olarak yalnız Yunus Mukri vardı. Hatta Gevherveş’in yakınlarından biri ölmüştü. Yunus Mukri de tesadüf bu ya, evinde yoktu, bir iş için bir yere gitmişti. Ölüyü 3 gün gömmediler. Nihayet Yunus Mukri geldi de ölü gömüldü. Gevherveş bunun üzerine Yunus Mukri’ye yalvardı; biz siz olmadan bir iş yapamıyoruz, lûtfet de burda bizimle otur dedi. Yunus Mukri, Gevherveş’in bu sözleri üzerine Konya’ya gitti, Sultan Aleaddin’e kendisini tanıttı, Sulucakarahöyük’ü yurt olarak vermesini istedi. Sultan Aleaddin, orasını Yunus Mukri’ye yurt olarak verdi. Yunus Mukri beratını alıp köye geldi, yerleşti. Bir müddet sonra da öldü.”
Yunus Mukri’nin, İbrahim, Süleyman, Saru ve İdris adında 4 oğlu kaldı. İdris, babası gibi bilgin ve üstün bir kişiydi. Saru da okumuştu fakat diğer ikisi okuma yazma bilmezdi. İdris’in ahiret Hatunlarından bir karısı vardı. Adına Kutlu Melek derlerdi, aynı zamanda kendisini sayıp ağırlarlar, Kadıncık diye hitap ederlerdi. Yunus Mukri’nin ölümünden sonra oğulları, evleriyle barklarıyla Kayı’dan göçüp Sulucakarahöyük’e geldiler.”
 
HACI ABDULLAH (SARI HALİFE) – Harşit Havzasındaki bir diğer manevî önder Hisarcık Köyünde (Tekkeköy) kendi ismiyle anılan bir zâviyeye sahip olan Hacı Abdullah (Sarı) Halife’dir. Yavuz Sultan Selim’in annesi Gülbahar Hatun tarafından vakfedildiği anlaşılan Zâviye çevre halkın yalnızca dinî ihtiyaçlarını karşılamakla kalmamış aynı zamanda tarım, bayındırlık ve eğitim gibi işlerde de öncülük görevini üstlenmiştir (www.kazikbeliyaylasi.com). Kanunî Sultan Süleyman devrinden kalma H. 950 (1543) tarihli Vakfiyede oraya gelenlere yemek verilmesi ve herkese aynı derecede itibar gösterilmesi ve bunun dışına çıkılmaması yazılı bulunmaktadır (Agy.).  1774 yılında Trabzon Sancağının Kürtün Nâhiyesine tâbi Hisarcık Köyündeki Hacı Abdullah Halife Zâviyesi Vakfı zâviyedâr[9] hissedârlığının tevcîhi yapılmış (BOA, 14/5660:C..EV..), 1787 yılında da Câmii evkâfından olan mezraalar mutasarrıflarının âyende ve revendeyi it’âm (gelen gideni doyurmak) şartiyle tekâliften (vergilerden) muâf olduklarını müekked (tekraren) fermân sâdır olmuştur (BOA, 476/24053:C..EV..). Son olarak 1913 yılında Sultan Mehmed Reşad devrinde berat verilen Hacı Abdullah Halife Zaviyesi`nin 1400`lü yılların sonundan, Cumhuriyet dönemine kadar hizmet verdiği anlaşılmaktadır (www.kazikbeliyaylasi.com). Sarı Halife ile ilgili menkıbevî olarak nesilden nesile aktarılan birçok hadiseden biri örnekleme hâlinde aşağıya çıkarılmıştır (Agy.):
“Sarı Halife köye bir değirmen inşa etmiş ve bendini yaptıktan sonra bugünkü suyun olduğu yere asasını vurmuş, asanın vurulduğu yerden çıkan su değirmeni çevirmeye başlamış. Sarı Halife’nin değirmeni öğütmek için mısır dahi koymadan un yapmaya, Halife de bunları halka dağıtmaya başlamış. Halife’nin kızı da kendisine yardım edermiş. Halife kızına değirmenin mısır konulan teknesine bakmamasını söyler ve iyice tembih edermiş. Değirmen sürekli olarak mısır koymadan un yapmaya devam edermiş. Kızın ergenlik çağına gelince mısır konmadan un nereden geliyor diye merakı artmış ve babasının tembihine rağmen tekneye bakmaya karar vermiş. Tekneye bakınca büyük bir yılanın ağzından mısır akıttığını görmüş ve korkarak geri çekilmiş. Bundan sonra un kesilmiş. Babası durumu anlamış ama yapılacak bir şey yokmuş.”
ŞAH MENTEŞ – Daha önceleri Kürtün’e şimdi ise Espiye’ye bağlı Arpacık Köyünün kurucusu olduğu ve Şıh Menteş Ocağı olarak isimlendirildiği kabul edilmektedir (Kişisel Görüşme, 2010c). 1500’lerde kurulduğu düşünülen köyün bu zattan, bu zatın da Zeynel Âbidin soyundan geldiği ifade edilmektedir (AKKT/www.arpacikkoyu.com). Bazı kaynaklarsa bu kişinin Hacı Bektaş Veli’nin kardeşi Menteş olduğunu düşünmektedirler (Özcan, 2006:36).
YAKUP HALİFE – Çepnilerin manevî şahsiyetlerinin önemlilerinin başında Faruk Sümer’in Çepnilerin en büyük, en saygın şeyhleri diye tarif ettiği ve kayıtlarda da ‘ehl-i velâyet ve sahib-i kerâmet’ diye geçen Yakup Halife gelmektedir (TDTD/LVII:10). Çepni beylerinden Süleyman Bey ve Özlemiş Bey de onun zâviyesi için Çatak, Iklıkçı, Kuzoba, Ayrıgeriş, Arpa ve Oğur köylerini, Trabzon Sancakbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa ise Sofular Köyündeki büyük bahçe ve ekinliklerini vakfetmişlerdir (Age:10).  
DİĞER MANEVÎ ÖNCÜLER – Bir diğer manevî şahsiyet de yöredeki dar bir boğaza köprü yaptıran Süleyman Halife’dir (www.bayrambeykoyu.com). Yine Kürtün Emiri Melik Ahmed Bey’in kurdurduğu Mevlâna Ede Derviş Zâviyesi bulunmaktadır (Fatsa, 2002:22). Bundan başka zâviye kurucuları olan Melek Ahmed, Şeyh Kasım[10] (Kasım Dede), Şeyh Derviş Bahşayış, Şeyh Hasan[11] (Hasan Dede) gibi şahsiyetler de dikkati çekmektedir (BOA/OAR; Sümer,1992; Kişisel Görüşme,2010d). Bir de dervişlikle ticareti birleştiren ve yörede sevilen - sayılan kimseler olan âhiler var. Bunlar da Karaçukur Karyesinden Süleyman b. Haydar, Uluköy Kızılot Karyesinden Danişmend oğlu İbrahim ve İbrahim b. Yusuf ile Mehmed b. Mustafa ve Hasan b. Mirza, Sarubaba Karyesinden Ali b. Veli ve Molla Ahmed b. Şahbaz, Arpa Karyesinden İsmail b. Mustafa ve Süleyman b. Menteş olarak örneklendirilebilir (İnan, KTS/I:212). 
 


[1] Güvenç Abdal Ocağıdır. Bugün Kürtün’e bağlıdır.
[2] Muhtemelen Bedrama Kalesi yakınındaki ve şimdiki adıyla Örenkaya olan köy.
[3] Vazifelilik cihetiyle Kürtün Kazası kapsamındadır (BOA, 1598/93:HAT)
[4] Bostan, Trabzon, s.361 ve Necati Demir
[5] Yazar, Osmanlılar gibi Alevîliği kötü ahlâk olarak görmektedir.
[6] Toplamda yine Oğuz töresindeki 24 rakamına ulaşılmıştır.
[7] Araştırmacılar belgenin düzenleme tarihinin 1526 yılı (K.anunî devri) olduğunu ancak üzerine Fatih Sultan Mehmed Vakfı vakfiyesinden bazı kayıtlar eklendiğini tespit etmişlerdir (Yalçın ve Yılmaz, HBV/XXXV:12)
[8] Yani seyyid soyu. Osmanlı geleneği Şeyh / Mürşid mertebesindeki her kişiyi Peygamber soyuna bağlamak gibi bir saplantı içinde olup günümüzde de devam edegelmektedir.
[9] Zaviye şeyhi (Doğan, 1996:1160)
[10] Rivayete göre Kasım Şeyh askerde suyun üstünde namaz kılıyormuş. Komutan ‘Bizden ne dilersin?’ diye sorunca o da ‘Bir vadide tekke açıp aş dağıtmak istiyorum’ demiş. O mekân 1530’lardan beri işleyen bugünkü Tekkeköy’dür (Kişisel Görüşme, 2010d).
[11] Araştırmacı Mehmet Fatsa’ya göre vefat tarihi 1180’dir (Kişisel Görüşme, 2010j).
Ana Sayfa| Hakkımda| Kitaplarım| Alternatif Eksenler| Harşit Çepnileri| Fotoğraf Galerisi| Ziyaretçi Defteri| İletişim|
Atak Teknoloji Merkezi