Ana Sayfa
  Hakkımda
  Kitaplarım
  Alternatif Eksenler
  Harşit Çepnileri
  Bahçecik Tarihi
  Köşe Yazılarım
  Şiirlerim
  Tebliğ-Konferans
  Haberler
  Fotoğraf Galerisi
  Ziyaretçi Defteri
  İletişim
 
 
Her türlü sorunuzu buradan sorabilirsiniz.
 
 
ÇEPNİLERDE SOSYO-KÜLTÜREL HAYAT

 

2.6. Çepnilerde Sosyo-Kültürel Hayat
 
2.6.1. Çepnilerde Sosyal Hayat
 
Çepniler yaşadıkları coğrfayanın zorluklarına ve yerleşim yerlerinin köy olarak da hane olarak da dağınık olmasına rağmen kendi aralarında sosyal dayanışmayı yüksek oranlarda uygulayarak bu zorlukların üstesinden gelmeye çalışmışlardır. Bu zorlu coğrafya aynı zamanda hayatı idame için onları keşifler yapmaya zorlamış ve o zor coğrafyada boy olarak genelde yalnız oluşları, çok fazla karşınanının - edeninin bulunmayışları eski Türk âdet ve geleneklerinin yörede canlı kalmasına da vesile olmuştur. İlk olarak Çepni Türklerinin taşıdıkları isimler yine o zaman Türkiye’nin diğer yerlerinde kullanılanlarla benzerlikler göstermektedir. En başta da Hz.Muhammed ve torunları, damadı Hz.Ali, büyük sahabeler, İbrahim - İsmail - İshak - Süleyman gibi peygamberlerin adları taşınmaktadır. Bu arada Menteşe, Aygud, Durmuş, Tuğrul, Sevündük, Çakır, Ayna Bey, Beğdeş, Sevinç, Tanrıvermiş, Sülü, Gülen, Tatar, Satılmış, Ak Doğan, Tura Bey gibi eskiden kalma Türkçe isimler de sıklıkla kullanılmaktadır (Sümer, TDTD/LVII:12). XV ve XVI. yüzyıllarda Trabzon Sancağında zımmîlerin (gayrimüslim) ve nev (yeni) Müslüman olanların isimleri de şaşırtıcı derecede öz / orijinal Türkçe ve klasik İslâm isimleridir. Şirmerd, Karaca, İskender, Karagöz, Tengrivermiş, Murad, Aykud, Alagöz, Yâr Ahmed, Şahin, Korkmaz, Tur Ali, Hoşkadem, Pehlivan, Sarı, Pîr Nazır, Doğan, Bayram, Balaban, Uğurlu, Hacı, Turak, Timur, Budak, Dursun, Pervane, Çelebi, Memi, Kurt, Şehsuvar, Gazi, Arslan, Birdal, Selim, Sofu, Kirazi, Ayas, Bahar, Köse, Eyne Bey, Kaya, Muhterem, Ferşâd.. bunlardan bazılarıdır (Bostan, 2002:337). Tüm bunlar ve bu isimlerin kulanım yaygınlığı Sancak genelindeki Hıristiyanların kahir ekseriyetinin Eskiçağlardan beri peyderpey gelen Hıristiyan ya da Şamanist (daha doğrusu Göktanrı dini) Türklerden olduğunu göstermektedir. Nitekim XVI. yüzyılda Kayseri Şer’iyye Sicilleri’nde Müslümanlığa ihtidâ eden Karakeçili boyuna mensup Hıristiyan Türklerin Anadolu’da Peçeneklerin devamı olduğu açıkça beyan edilmiştir (Ünal, 1979:197). Hatta Danişmendliler ve Hacıemiroğullarının Orta Karadeniz bölgesini Peçenek Türklerinden aldıkları ifade edilmektedir (Demir, KTS/II:79).
Alemdar Yalçın ve Hacı Yılmaz’ın tespitleriyle ‘Ocaklı Boy’ olan Çepnilerin sancağını taşıyan, buluşma anında açarak altında bütün oymakların Oğuz töresindeki gibi belirli bir düzende toplanmasını sağlayan Alemdar, Bayraktar, Sancaktar gibi ünvanlar ve aynı zamanda günümüzde yer / aile adları bulunmaktadır (HBV/XXXV:13). Günümüzde Karadeniz Bölgesinde sayıları 2 milyon olarak tahmin edilen Çepnilerin ‘ocak’ denilen dinî ve sosyal teşkilatlanma biçimleri yer yer devam ettirilmektedir (Age:13). Çepnilerin oturduğu yörede ve onlara komşu bazı yerlerde Oğuz, Yüreğir (Üreğir), Alayuntlu, Döğer, Kargın gibi Oğuzları teşkil eden boylardan isim konulması diğer Türkmen topluluklarının zamanla Çepni Boyunun sosyal örgütlenme modeline uyum sağladığını göstermektedir (Sümer, TDTD/LVII:12). Bu bağlamda en etkili ve birleştirici, canlı ve güncel olan, aynı zamanda da yaşam biçimi sayılan ‘Yaylacılık’ geleneğinin ve şenliklerinin üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.  
Teknik anlamda Harşit Havzasındaki yerleşmelerden yaylalara Haziran ayının ortalarında çıkılmaktadır. Yaklaşık 3,5 - 4 ay kadarlık bir süre yaylada kalındıktan sonra Ekim ayının ortalarında yaylalardan inilmektedir. Yaylalara genelde kadın nüfusun göçtüğü, erkek nüfusun ise haftada bir Cuma günleri yaylaya çıktığı ve o günlerde de yaylada ‘Dernek’ denilen şenlikli alış-veriş pazarları[1] oluşturulduğu bilinmektedir (Özey, GGG/1990:333). Yaylacılık terimleri olarak da öncelikle geçici yayla evlerine ‘köm’ adı verilmektedir. Yaylaların bağlı bulunduğu köy sandıklarına ödenen sembolik paralar ise ‘kıtır’ diye tabir edilmekte fakat ödenen bu paralardan dolayı zilliyet iddiasında bulunan kimselerce de sık sık münakaşalar çıkmaktadır (San, 1990:12).
Yörenin eski insanları bunca zorluklar ve atlatılan badiereler hakkında konuşurlarken ‘yayla kuvveti ile ayakta durabildik’ diyerek konunun önemini vurgulamaktadırlar (Keşmer, TSGTG/www.karalahana.com). Bahaeddin Ögel’e göre mantık ile anlaşılamayacak derecede derin bir dilek olan ‘yayla tutkusu’ ve ‘göç çekme’ de denilen komşuların veya başka obaların göçe başlaması Yörük hayatına alışanlar için durdurulamaz bir istek olarak gözlenmektedir (Ögel, 1978:74-75). “Yörüğe göç demektense bir göç çekme kâfidir”, “Göç halinde bir yaylacının babası hastalanınca 3 gün beklenmiş, daha da ölmeyince ‘Yörük kısmı bu kadar ölür’ diyerek hocayı çağırarak ‘Babamı yıkayarak hemen göm’ demiş” gibi söz ve anekdotlar hep yaylacılığın insanımızın nasıl içine işlediğini göstermektedir (Age:75). Bunun yanında Tirebolulu Avni Alp Arslan’ın bir asır önce Türk Yurdu Dergisi’nde yayınlan ‘Türk Adetlerinden Otçu Göçü’ makalesi yaylacılık ve yayla şenlikleri adına konuyu en iyi anlatan örneklerden biri olarak durmaktadır:
“Çepni oymağından olan Tirebolu Türkleri eski törelerinden birini bugün bile korumakta ve yapmaktadır. İşte bu töre ot göçü’dür. Ot göçü nice yapılır, nedir? Anlatayım: Çepni oymağı Trabzon tigresine ilk geldiğinde çadır, otak altında yaşar Türk göçerlerinden idi. Başka göçerler gibi bunlar da sığır, koyun, keçi sürüleri besilerler, bunlar ile geçinirler idi. Yayılan sürüleri ile yaylalara çıkarlar, kışın cenik dedikleri kışlağa, yalıya inerlerdi. Gitgide cenikte evler yaptılar. İyice yerleştiler, çoğaldılar. Yalnız sürü beslemek bunları geçindiremez oldu. Ekin işi ile de uğraşmak gerekti. Artık gildeki (yerleşim) kişiler arasında işler bölünmeğe, ayrılmağa, dağıtılmağa yüz tuttu. İşte: yıl 1’inci ayın sonuna doğru gildeki kocamanlar, koca karılar, çocuklar sürüleri önlerine katar, yaylalara çıkarlar. Son ot ayıklamanın bittiği 4’üncü ayın ortasında cenikte kalan işte bu ekinciler de yaylaya gitmek üzere bir kımıldama, bir derlenme, bir toplanma başlar. Eksikler eklenir. Elde edilecekler elde edilir. Artık delikanlılar, kızlar, gelinler en yeni pusatlarını (giysilerini) giyinirler. Delikanlılar koral, yaraklarını (silahlarını) takınırlar. Kemençe gibi çalgıyı da beraberlerine alırlar. Kamu (tüm) köyün kişileri ayrı ayrı toplanır, küme olurlar. Bir aka günü erden bütün kümeler yola dökülür. Yaylaya doğru yönelir. Kemençe boyuna çalar. Delikanlılar aralık aralık koral, yarak (mermi) atar. Donanma (şenlik) yapar. Türkü söyler, çiğ (nara) çeker, haykurur! Yolda giderken bu kümeler bir birine karışmaz. Karışmamak için de son kerteye kadar çalışırlar! Çünkü: bilerek, bilmeyerek bir birlerini karışırlar ise büyük gürültü olur. Tanrı göstermesin, adam bile düşer! Kümeler çabuk yürür, bir günde yaylaya çıkar. En çok, en sıkı donanmayı yaylada obalara girerken yaparlar. O kadar koral, yarak atarlar, o kadar çiğ çekerler, bank ururlar, haykururlar ki dağlar, tepeler inim inim inler!” (www.tirebolu.org.tr)
 
Yaylacılıkta da belli kurallar ve iş bölümü bulunmaktadır. Örneğin göç öncesi aynı yaylayı kullanan aileler hatta büyük yaylalarda mahalleler ortak bir çıkış günü belirlemekte, kış boyunca ahırda hareketsiz kalmış hayvanlar da dışarı çıkarılıp gezdirilerek hazırlanmakta, yiyecekler ve eşyalar sırt sepetlerine doldurulmakta ve yola çıkan herkese bayramlık elbiseler giydirilmektedir (Öztürk, DKYG/www. karalahana.com). Göç zamanı ise şafak sökmeden kalkılıp hayvanlara zil sesi çıkaran çanlar, boncuklu püsküller ve nazarlıklarla süslenmekte, topluca çıkılan yolda "otçu" olarak adlandırılan gurubun önünde kafilenin güvenliğini ve uçurum kenarları gibi tehlikeli yerlerden geçilirken hayvanların düzenini sağlayan görevliler yer almakta olup mola yerlerinin ne zaman ve nerede olacağına da bu kişiler tarafında karar verilmektedir (Agy/www.karalahana.com). Yaylaya çıkanların ilk işi kış boyunca yıpranan ev ve ahırlarını onarmak, tarla çitlerini düzeltmek ve yakacak odun hazırlamaktır. Sonbaharda havaların soğumaya başlamasıyla birlikte refakatçiler eşliğinde yaylacılar yaz boyu biriktirdikleri ürünlerle köylerine dönmektedirler. Bu arada her yayla döneminde ya çayır biçme işi sırasında ya da köye dönüş öncesinde müzikli (kemençe ve horon), eğlenceli şenlikler düzenlenir. Bunların en meşhuru Temmuz ayının üçüncü Cuma günü yapılan Kadırga Yayla Şenlikleri’dir (Agy/www.karalahana.com). Doğu Karadeniz Bölümü’nün tüm yörelerinde yayla şenlikleri ve yaylacılık olmasına karşın Kadırga, Kazıkbeli, Erikbeli ve Güvende gibi daha çok tanınanları Harşit Havzasında Kürtün havalisinde gerçekleştirilmektedir. Yalnızca Gümüşhane’nin Kürtün İlçesinde 70’den fazla yayla bulunmaktadır. Sadece bunların isimleri bile kültürel açıdan önemli bir zenginlik arzetmektedir:
1.Aktaş Kanyaş Yaylası 2.Aktaş Yaraş Yaylası 3.Arpacık Yaylası 4.Erzicek yaylası 5.Aksu Yaylası 6.Barak Yaylası 7.Beytarla Yaylası 8.Derindere Yaylası 9.Tuzluyurt Yaylası 10.İbrahimalan Yaylası 11.Kabaktepe Yaylası 12.Körükalan Yaylası 13.Kuzugölü Yaylası 14.Patırtıyurdu Yaylası 15.Akbaba Yaylası 16.Çakırdüzü Yaylası 17.Güvende Yaylası 18. Çatak Yaylası 19.Çakmakkaya Yaylası 20.Çayırağzı Yaylası 21.Merekgözü Yaylası 22.Paçacı Yaylası 23.Mürsel Yaylası 24.Alacapazar Yayalası 25.Kuşluk Yaylası 26.Alan Yaylası 27.Arapaköy Yaylası 28.Çakal Yaylası 29.Çatma Yaylası 30.Davunlu Yaylası 31.Kadıcık Yaylası 32.Kadırga Yaylası 33.Karaçukur Yaylası 34.Kazmaköy Yaylası 35.Konacık Yaylası 36.Küçükköy Yaylası 37.Erikbeli Yaylası 38.Geriş Yaylası 39.Oğuz Yaylası 40.Şehmelik Yaylası 41.Gâvur Yaylası 42.Akçababa Yaylası 43.AliştraYaylası 44.Çekümce Yaylası 45.Gölceğiz Yaylası 46.Kazıkbeli Yaylası 47.Çeğel Yaylası 48.Çamtarla Yaylası 49.Çatalkaya Yaylası 50.Çetlice Yaylası 51.İnçayırı Yaylası 52.Kabakyayla 53.Kirazalan Yaylası 54.Kızılali Yaylası 55.Tohdamır Yaylası 56.Suluca Yaylası 57.Madentepe Yaylası 58.Suluçukur Yaylası 59.Kuşalan Yaylası 60.Mevce Yaylası 61.Denditepe Yaylası 62.Sadi (Şadı) Yaylası 63.Alatepe Yaylası 64.Derintepe Yaylası 65.Gölünü Yaylası 66.Taşındibi Yaylası 67.Türkmeneli Yaylası 68.Yılanlı Yaylası 69.Demircikaya Yaylası 70.Eğrikar Yaylası 71.Karaboya Yaylası
Huy ve karakter özellikleriyle ise Çepniler tarihî boy adı anlamlarını yaşatmaktadırlar. Hatta bu konuda Tirebolulu Avni Alp Arslan Rize Kazasını darif ederken “İran’da bulunduğu çağlarda hırçın, çeri geçinen Çepnilerin huyları eksiksiz olarak ize tigresindeki Türklerde dahi vardır. Görünüşe göre bunlara Çepnilerin öz yavruları, torunları demek uygun düşer” şeklinde açıklama yapmaktadır (Alp Arslan, TDTD/CV:37). Arşiv belgelerine bakıldığında ise bilhassa XVIII ve XIX. yüzyıllarda şekavet yani eşkiyalık ve geçimsizlik olayları çoğunluktadır. Osmanlı Devleti’nin genel gerileme ve dağılma devirleriyle doğruda alâkalı bu durum tekrar yerel beylerin önünü açmakla beraber büyük çaplı yöresel mücadelelere de sebep olmuştur.
Daha önce değinilen 1732 Espiye Madeni hadisesi bir gurup Çepni tayfasının çıkarmış olduğu bir huzursuzluk olup 1733 Trabzon Valisi Vezir Şahin Paşa tarafından güçlükle bastırılabilmiştir (BOA, 10/667:C..ADL.). 1851 ve 1852 yıllarında ise Çepni aşiretinden olup da eşkiyalık yaparak adam öldürme, gasp gibi uygunsuzluğa sebep olanların ve halka zarar verenlerin şiddetle cezalandırılması yoluna gidilmiştir (BOA, 46/44:A.}MKT.MVL; 51/6:A.}MKT.MVL). Yatanoğlu Mehmed, Kabaoğlu Mustafa ve Alemdaroğlu Arif gibi kimseler bu babda belgelere konu olmuşlardır (BOA/OAR). Bu arada 1874 tarihli bir belge ülkenin geldiği durum göstermesi bakımında ilginçlik arzetmektedir. Gümüşhane’ye bağlı Kürtün ve Kotaş (Kovans) Nahiye Müdürlüklerine atanan Hacı Ahmed Ağa ile Hüseyin Efendi’ye kefil olacak şahıslardan senet alınarak kimliklerinin bildirilmesi istenmektedir (BOA, 5/143:YB..04). Hatta 1879 tarihli bir başka belgede Kürtün Nahiyesi Müdürü Kemal Efendi’nin azledilerek yerine tekrar eski müdür Şerif Efendi’nin tayin edildiği fakat bu kişinin daha önce okuma yazma bilmediği için görevine son verildiği için durumunun Valiliğe sorulması talep edilmektedir (BOA, 1324/85:DH.MKT.). Devlet kazadan sonraki idarî birim olan nahiyesine müdür atamasını yapmakta ama halktan da kefalet senedi istemekte ve okuma yazması dahi olmayan birini tekrar müdür olarak tayin etmeyi düşünmktedir. Bu durum o zamanda adeta alışkanlık haline gelen yolsuzluk ve borçluluk halinin getirdiği çaresizliği de göz önüne sermektedir. 1901 yılında Kürtün Nahiyesinin Müdür Vekili, 1902’de de Kürtün’ün eski, Alaçam’ın yeni Nahiye Müdürü aynı şekilde şikâyete konu olmuşlardır (BOA/OAR).
2.6.2. Çepnilerde Kültürel Hayat
 
Daha önce de temas edildiği gibi Çepniler tarihî süreçte câhil bir topluluk olmayıp eğitim ve din kurumlarına önem vermişlerdir. 1875 yılı Trabzon Salnamesine göre Kürtün Nâhiyesinde Müslümanlara ait 18 sübyan mektebinde (ilkokul) 144 öğrenci okumakta olup 1 müderris 18 hutebâ (hatipler) kadrosu görünmektedir. İlâveten 13 adet de eimme (imamlar) kadrosu vardır. Hıristiyanlara ait ise 3 okulda 41 öğrenci eğitim görmekte ve 7 kilisede 9 rahip kadrosu bulunmaktadır (San, 199?:10,12). 1876 - 1877 yıllarında yine Salnâmelere göre Kürtün Nahiyesinde 82 Müslüman mektebi, 1 medrese, 40 câmi ve 1 mescid görünmektedir. Bu kurumlarda ise 1 müderris, 13 imam ve 18 hatip görev yapmaktadır (Tozlu, 1998:114). 1888 - 1889 yılları itibariyle Sancak genelindeki 13 medreseden 4’ü Kürtün havalisinde bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Yukarı Uluköy’de bulunan ve 185 talebeye sahip olan Ali Efendi Medresesidir. İkincisi; Harşit’in Manastır Bükü (Manasurbükü) Köyünde bulunan ve 186 talebeye sahip olan ismi belirtilmemiş medresedir. Üçüncüsü; Araköy’deki 187 talebeli Ömer Efendi Medresesi, dördüncüsü de Tilkicik Köyündeki 188 öğrencili İsmail Efendi Medresesidir (Age:116). 1904 yılı Salnamesinde ise Kürtün Nahiyesinde 1’i Nahiye Merkezinde olmak üzere 3 medrese ve 14 mektep hizmet vermektedir (San, 199?:109).
Aynı ilçenin 1990 yılındaki okul sayısı 5’i orta ve 36’sı da ilkokul olmak üzere 41, öğrenci saysı da 639’u orta ve 1.838’i ilköğretim olmak üzere 2.477 olarak kaydedilmektedir. Öğretmen sayısı ise 118 olup Gümüşhane İlinin % 10.2’sini teşkil etmektedir (SG, 1997:61–66).
Harşit yöresi kültürel açıdan bilhassa eski Türk örf ve adetlerinin, efsane ve söylencelerinin yaşatılması bakımından önde gelen yerlerden biri olarak bilinmektedir. Yörede kullanılan takvimdeki 12 ay adı ortak kullanımda zamanla şekillenmiş kelimelerden oluşmaktadır (www.kazikbeliyaylasi.com):
Ocak        -       Zemheri Ayı
Şubat       -       Gücük Ayı
Mart        -       Mart Ayı
Nisan       -       Abrul Ayı
Mayıs       -       Mayıs Ayı
Haziran    -       Kiraz Ayı
Temmuz   -      Orak Ayı
Ağustos   -      Ağustos Ayı
Eylül        -      İsavrit Ayı
Ekim        -      Darı Ayı
Kasım      -      Koç Ayı
Aralık     -      Karakış Ayı
 
Buna benzer şekilde sadece yöreye mahsus bir yemek kültürü ve yemek çeşitleri de bulunmaktadır: Cırıtta, Darı (Mısır) Ekmeği, Fetir, Gücüktene, Helle, Işgıldırik, Kara Lahana, Kavut, Kete, Kürtün Somunu, Dibleğe (Pirinçli), Madımak, Sırgan, Turşu Kavurma, Darı Yarması, Yağlaş ve Yemlik (www.kazikbeliyaylasi.com). Yine yörede kemençe eşliğinde oynanan ve mahallî simge olan horonlar da çeşitlilik ve zenginlik arzetmektedir: Açık Horon, Ağır Horon, Alaca Horon, Atlama Horonu, Bıçak Horonu, Deli Horon, Düz Horon, Karma Horon, Kılıç Horonu, Kız Horonu, Rahat Horon ve Sallama Horonu (www.kazikbeliyaylasi.com). Yörede eski Türk inançlarından ve yaşantısından kaynaklanan birçok adet ve alışkanlık bulunmaktadır. İslâm öncesi Türk kültüründen ve Göktanrı / Şamanlık gibi eski Türk dinlerinden kaynaklanan bu alışkanlıklar halkın daha çok doğum öncesi inançları, çocuklarının kız ya da erkek olmaları, uzun yaşama ve iyi bir mesleğe sahip olma istekleri gibi konularda kendini belli etmektedir. Doğadaki varlıkları ruhu olan canlılar gibi kabul etmek ve kutsallığına inanılan toprak, su, ağaç gibi varlıklardan yardım ummak İslâmiyet sonrasındaki velilerden / evliyadan yardım dilemekle benzer görülmektedir (Gökdağ ve Kuruca, GETİİ/www.kazikbeliyaylasi.com). Yöredeki bu halk inanış ve alışkanlıklarından bir kısmı karşılaştırma yapılabilmesi bakımından aşağıda sıralanmaktadır:
“Çocuğu olmayan kadınların yatırlara, türbelere giderek çocuk dileme­leri yaygın bir gelenektir. Evde kadın veya erkek kepçe ile su içerlerse kız çocukları çok olurmuş, cezve ile içerlerse zengin olurlarmış şeklinde kanaat vardır. Aileler doğacak çocuğun erkek olmasını candan diler. Aileye göre erkek çocuk bir ocak umududur; bu Türk dünyasında da yaygın olan bir inançtır. Düğünden sonra eve gelen gelinin kucağına küçük çocuk verilir. Gelinin bu sayede bol çocuğu olacağına ve kısır kalmayacağına inanılır. Yastık ve ip üzerine oturan kişinin de kız çocuğu olacağı inancı vardır. Bıçak ve kesici alet üzerine oturan gelinin ise erkek çocuğu olacağına ina­nılır. Süpürge üzerine oturan kişinin çok kızı olacağı inancı hâkimdir.
Doğum sonrası bebeğe ve anneye al karısının musallat olmaması bebeğin ve annenin yattığı yatağın yanma bıçak, balta, süpürge gibi aletler konulur. Kırkı çıkmamış çocuğun bezleri akşamdan sonra dışarıda bırakılmaz. Yürüme zamanına gelen her çocuk Cuma günü cami kapısına götürülür. Cuma namazından ilk çıkan kişiye ço­cuğun ayağına bağlanan kırmızı ip kestirilir. Bu işlemin adına ‘ayakbağı kesme’ ismi verilir.
Ölümden sonraki 7, 40 ve 52’inci günlerde ölüyü anma tö­renleri yapılır. Bu törenlerde Mevlit ve Kuran okunur. Gelen misafirlere yemek, şerbet, helva ve şeker ikram edilir. Ölünün defninden sonra ölü evine komşuları tarafından yemek getirilir. Cenaze sonrası da helva dağıtılır. Bunun ölünün ruhuna şefaatçi olacağına inanılır. Yine mezara su dökme geleneği vardır ki bu suyun ölünün ruhuna gideceğine inanılır. Cenaze evden çıkarken hayvanların bağırması halinde ölenin amelinin iyi olmadığına inanılır. Ölü yı­kandıktan sonra bir daha ölüm olmasın diye teneşir tahtasının ters çevril­mesi veya tekmelenmesi geleneği de yaygındır. Mezarın başında ışık yakılması geleneği de eski Türk inançlarının kalıntılarından biridir.
Eski Türklerdeki muska / tılsım kullanmak âdeti ve bu tılsımların her türlü belâlardan, âfetlerden koruyacağına dair inanç çok yaygındır. Yapılan sihri engellemek için kurşun döktürme âdeti Şamanizmin kalıntılarındandır. Kurşun döktürme işi hem kötülüklerin bertaraf edilmesi için hem de iyiliklere kavuşmak için yapılmaktadır. Halk inançlarında birtakım uğur veya uğursuzluklar da aranır. Hıdırellez"de doğacak çocuk ve buzağıların sakat doğma­ması için tarlaya sebze tohumu ekilerek sakatlığın ve hastalığın tohumlara geçeceğine inanılır. 1 Mart günü evlere uğurlu sayılan bir kişi getirilir. Bu kişi genellikle çocuklardan seçilir. ‘Mart Bozumu’ adı verilen bu işlem sa­yesinde o yılın bereketli geçeceği inancı çok yaygındır. Baykuş ötmesinin uğursuzluk sayılması, bu mahalde bir kişinin öle­ceğine delâlet sayılır. Aynı şekilde köpek uluması da uğursuzluk sayıl­makta yine bir kimsenin öleceğine işaret kabul edilmektedir.” (Gökdağ ve Kuruca, GETİİ/www.kazikbeliyaylasi.com)
Giresun Yöresindeki Bazı İnanışlar başlıklı araştırmasında Hayrettin Günay, Çepnilere ait âdet, inanış, batıl itikat, hurafe ve benzeri alışkanlıkları derlemiştir. Birçoğunun yalnızca bu yöreye değil Türkiye geneline ait olduğu hatta Türkiye dışındaki Türk toplulukları içinde de yaygın olduğu görülmektedir. Bu derlemelerin bazıları yine yerellik - genellik mukayesisi bakımından aşağıda listelenmiştir:
1. Gece tırnak kesenin ömrünü kısaltır.
2. Gece aynaya bakmak iyi sayılmaz.
3. İki kişinin ortasından geçilmez. Geçen karıysa kocasına, erkekse karı­sına söz geçiremez.
4. Bebeklerin tırnağı uzun süre kesilmez.
5. Yeni gelinin kucağına oğlan çocuğu verilirse erkek çocuğu doğuraca­ğına inanılır.
6. Gökkuşağının altından geçen kızın erkek olacağına inanılır.
7. Yanıklara, yaralara tütün basılır.
8. Derelerdeki göllere taş atılırsa yağmur yağacağına inanılır.
9. Evin arkalarına, saçak altlarına küçük su dökülürse cin çarpacağına inanılır.
10. Bebeklerin tükürmesi yağmur yağacma işarettir.
11. Yemeği tuzlu yapan kadının kocasını çok sevdiğine inanılır.
12. Ay yeni iken toplanan elmaların çürüyeceğine inanılır.
13. Çocukların başından sepet, tencere gibi gereçlerin geçirilirse kısa boylu kalır.
14. Kış kabağının sapı ateşte yakılırsa çok kar yağacağına inanılır.
15. Dökülen saçın yeniden çıkması için başa barut sürülür.
16. Kuluçkaya yatırılan tavukların altına tek yumurta konur. Çift konursa civcivin
      çıkmayacağına inanılır.
17. Kızların çıktığı şeftalinin kuruyacağına inanılır.
18. Torunun torununu görenlerin cennete gideceklerine inanılır.
19. Salı günü ve arefe günü iş yapmak iyi sayılmaz.
20. Cenazeden gelirken hasta bakmaya gitmek iyi karşılanmaz.
21. Yeni doğan çocuk tuzlu suda yıkanır. Yıkanmazsa onun hep kokaca­ğına inanılır.
22. Erkek çocuklar tez yaşta sünnet edilir. Aksi halde çocukları olmayacağına inanılır.
23. Çene kemiği çift olanların çift evleneceğine inanılır.
24.Ocaktaki odun birdenbire ses çıkararak yanarsa biri aleyhte konuşuyor inancı vardır.
25. Hıçkırıldığında biri tarafından anılıyor denir.
26. Anan kişinin adı geçince hıçkırığın kesileceğine inanılır.
27. Mezarı parmakla göstermek iyi sayılmaz.
28. Ağaçtan aşağı küçük su dökülürse o ağacın kuruyacağına inanılır.
29.Hamile kadının yılan öldürürse doğacak çocuğun di­lini çıkaracağına inanılır.
30. Hamile kadın canı çektiği meyveleri yiyemezse doğacak çocukta benler çıkar.
31. Mide ağrısını suda eritilmiş karbonat geçirir.
32. Evden dışarı çıkarılan bebeklerin nazarlanmaması için yanaklarına veya burnuna kömür  
      karası sürülür.
33. Mavi-yeşil gözlülerin nazarcı olduklarına inanılır.
34. Süt sağıldıktan sonra inek nazarlanmasın diye sütün üzerine bez ya da peştemal örtülür,
      yabancıya gösterilmez.
35. İneği gören birine ‘Maşallah de’ denir. Aksi halde nazar olacağma inanılır.
36. Bebek eğilir de apış arasından bakarsa konuk geleceğine inanılır.
37. Yemek yenirken elden kaşık düşerse eve aç birinin geleceğine inanılır.
38. Ara sıra göz dalarsa uzaktan konuk geleceğine inanılır.
39. El içi kaşınırsa para geleceğine inanılır.
40. Alnındaki saçları dik, yukarı olanların aksi olacağına inanılır.
41. Hamile kadının kocası hayvan keserse doğan çocuğun boğazının hı­rıldayacağına inanılır.
42. Ayağının altı öpülen çocuğun düztaban olacağına inanılır.
43. Yürümesi geciken çocukların ayak bilekleri iple bağlandıktan sonra ‘bağı çözüldü’
      denilerek ipi çözülür. Böyle daha erken yürüyeceğine inanılır.
44. Çocuğu olmayan kadına çocuğu olan kırk hamile kadından para topla­narak elbise yaptırılır.
      Bu elbiseyi giyen kadının çocuğu olacağına inanılır.
45. Delikli taştan geçen kadının çocuğu olacağına inanılır.
46.Evin başında karga başını sallayarak öterse evden ölü çıkacağına ina­nılır.
47. Bir evde çok karınca görülürse yağmur yağacağına inanılır.
48. Elden ele sabun verilirse o insanların kavga edeceklerine inanılır.
49. Örümcek tavandan yere doğru inerse eve misafir geleceğine inanılır.
50. Solucanlar yerden çok çıkarsa yağmur yağacağına inanılır.
51. Ayağın altı kaşınırsa uzak bir yere gidileceğine inanılır.
52. O yıl kimin kış kabağı çoksa o evden ölü çıkacağına inanılır.
53. Rüyada görülen ölüye bir şey vermek uğurlu, ölüden bir şey almak uğursuz sayılır.
54. Ayakkabılarıüstüste durursa o eve konuk geleceğine inanılır.
55. Bacak arasından geçen çocuğun boyunun kısa olacağına inanılır.
56. Sacayağını ters koymak ölüme işarettir.
57. İki kişi aynı anda su içmez. İçerse biri su, biri kan içer.
58. Mayısın 21’inci günü hamile kadınlar ağır iş yapmaz.
59. Martın on dördüncü günü su alınarak eve serpilir. Berekete, bolluğa işarettir.
60. Ayın yenisinde turşu konulursa iyi olmaz.
61. Yeni ayda tohum kazılmaz.
62. Cuma günü evde temizlik yapılırsa o evden ölü çıkacağına inanılır.
63. Gece süpürge kullanılırsa o evin yoksullaşacağına inanılır.
64. Kış kabağı Mart"ın 9’unda kazılır.
65. Hıdrellez"de gelberi (ateş demiri), meğel (kazma) ele alınmaz.
66. Horozun akşam saatlerinde ötmesi uğursuzluktur.
67. Ezan okunurken it uluması uğursuzluk sayılır.
68. Sağ kulak çınlaması iyi, sol kulak çınlaması kötü sayılır.
69. Bebekler giysilerini ters giyerlerse büyüyünce yüzsüz olacaklarına ina­nılır.
70. Gözden çıban çıkan kişinin ilerde zengin olacağına inanılır.
                                                                (Günay, GYBİ/www.karalahana.com)
Yörede yaptığımız kişisel görüşmelerde de halk kültürüne yerleşmiş birtakım bilgiler kimi zaman bütünlüklü kimi zaman rivayetlerle karışık olarak beyan edilmiştir. Örneğin Tirebolu’ya bağlı Kuskunlu Köyü isminin ‘Eğerin düşmemesi için atlara vurulan bir gem’ diye tarif edilmesi ve köyde at ile katırın yaygın olması bir bütünlük arzetmektedir (Kişisel Görüşme, 2010e). Üç asırlık bir Çepni köyü olan Kuskunlu’nun ‘Otçu Şenliği’nin ise Kazıkbeli Yaylası’nda yapıldığı ilâve edilmektedir (Agg,2010e). Kürtün’e bağlı ve önceki yüzyıllarda Çepni kışlağı olarak kullanılan Süme Köyü halkı ise köyün tarihinin Sümerlere kadar uzandığını düşünmektedir. Yaylaya çıkış bayramı olarak da hem Kadırga hem de Erikbeli Yaylaları kullanılmaktadır (KG, 2010f). 600-700 yıllık bir köy olarak tarif edilen ve kurulduğundan beri aynı isimle devam ettiği belirtilen Espiye’ye bağlı Çepni Köyünün de Çorak Yaylası ve Karaovacık Şenlikleri’yle ilgisi bulunmaktadır (KG, 2010g). Bu köyün 455 yıllık camisinin temel duvarları ve eski giriş kapısı yerinde durmaktadır. Ayrıca cami önündeki mezarlıkta çok eski olmadığını düşündüğümüz tarihî mezar taşları da bulunmaktadır. Doğu Karadeniz Bölümü’nün her tarafında yaygın olarak kullanılan ve Harşit yöresinde ‘varangel’ olarak adlandırılan sarp arazilerde vadi veya uçurum aşmak amacıyla karşıdan karşıya ya da aşağıdan yukarıya kullanılan ilkel teleferik/telesiyej diyebileceğimiz taşıma düzeneğinin Çepniköy yolu üzerindeki çokluğu gözden kaçmamaktadır. 
Çanak çömlek yapımından kaynaklandığı düşünülen Çanakçı isminin yanı sıra Çanakçı’ya bağlı ve Cenevizliler zamanından kaldığı iddia edilen bir kaleden[2] ismini alan Kaledibi adlı Çepni köyü (Kişisel Görüşmeler, 2010h; 2010i) de hem pazarıyla hem de hâlâ kullanılan âdet ve edevatlarıyla insan üzerinde tarihî ve kültürel izler bırakmaktadır. Kaledibi Köyü Camii yanındaki mezarlıktaki mezar taşlarının neredeyse tamamına yakınının ay-yıldızlı olması dikkat çekmektedir. Bir başka dikkat çekici köy de Güce’ye bağlı Arpacık Köyüdür. I.Dünya Savaşı’nda Ruslarla mücadele eden Hacı Hamdi Paşa Alayının konuşlandığı kabul edilen Arpacık Köyü yetiştirdiği âlimlerle de tanınmaktadır (KG, 2010d). Mihrabı, minberi ve ahşap iç balkonu tarihî dokusunu korumuş gibi gözüken 5 asırlık Arpacık Câmiinin hemen önündeki şadırvanın da tarihsel özelliğini koruduğu görünmektedir. Ayrıca şadırvan kemerinin alnında bulunan mermer figür Türk mezar taşlarında bulunan zambak figürüne benzemektedir. Köy mezarlığında da ulu bir ağacın dibindeki mezar taşında köyün kurucusu Şıh Menteş ve oğlu Zeynel Abdidin’le ilgili “Bu köyde durup namaz kılan, oruç tutan yesin ekmeği ile aşını / Oruç tutup namaz kılmayan yesin toprağı ile taşını” beyti yer almaktadır.
Yörenin bir diğer ilçe merkezi olan Güce’nin adınınsa güçten ya da yerel sülâlelerden olan Güceftenoğulları’ndan geldiğini öne sürülmekte (Kişisel Görüşme, 2010d) ve beldenin 1910 yılından itibaren yerleşim yeri olmaya başladığı ifade edilmektedir (KG, 2010k). Güce’nin önce sahilden gelen ve Gelevera (Karaovacık) Deresi üzerinden yüksek köylere çıkan yol güzergâhında düzlük yerde bir dinlenme yeri (kahvehane) açıldığını söyleyen araştırmacı Ahmet Kufacı, bugün pek belirli olmasa da yöredeki Çepnilerin 1480’lerde Bektaşî geleneğini benimsediklerini de beyan etmektedir (Agg, 2010k). Eski adı Harşit olan Doğankent’le ilgili daha önce ayrıntılı olarak çeşitli birlgiler verilmiş olup kişisel görüşmelerden buna ilâve edebileceğimiz birkaç husus olacaktır: Birincisi; Pinti Yaylasında bulunan ve Şah Cüneyd gibi Hasan Ali gibi kimselerin adıyla anılan mezarlıklardır (KG, 2010a). Şah Cüneyd’in, Şah İsmail’in dedesi ve Şeyh Haydar’ın da babası olan Şeyh Cüneyd (ö. 1460) olma ihtimali inceleme konusudur. Hasan Ali’nin de Akkoyunlu Uzun Hasan’ın yendiği Karakoyunlu Cihan Şah’ın oğlu Hasan Ali Bey (1468) veya Şeyh Haydar’ın oğlu Sultan Ali (ö. 1500) olasılığı bulunmaktadır (Sümer, 1992a:37-38; Sümer, 1992b:11-12). İkincisi; yörenin yemek kültürüne ilâve edebileceğimiz Doğankent’e özgü ve sarımsaklı mantının değişik bir şekli olan ‘Siron’ yemeğidir. Üçüncüsü de yine yöreye ait ve olumsuzluk bildiren ‘Çepnilik yapma’ deyimidir (Kişisel Görüşme, 2010a). Aynı olumsuz çıkarım Kürtünlü akademisyen Osman Köse’nin tespitlerinde bulunmakta hatta Alevîlik çağrıştırdığı için yörede Çepni kelimesi pek kullanılmamaktadır (KG, 2010m).
Bundan başka yöresel araştırmalarımızda Harşit ve Çepni tarihiyle ilgili tespit ettiğimiz 3 merkez bulunmaktadır: 1.Taşlıca (Dinî), 2.Süme (Kültürel), 3.Bedrama (Tarihî). Kürtün İlçe Merkezi olan Uluköy’ün 2-3 km. kuzeybatısındaki Taşlıca Köyü sadece Güvenç Abdal Ocağı’nın sürdürücüsü olması hasebiyle değil yörenin ilk camisi olma hüviyetindeki ve hâlen tarihî dokusunu yer yer gözlemleyebileceğinmz bir özelliktedir. Köydeki eski evler, serenderler ve diğer malzemeler Hüseyin Güvendi’nin tasarrufunda bulunan Güvenç Abdal Ocağı’na ait Padişah Fermanı, Şecere, Zırh, Kılıç ve Güvenç Abdal Suyu ile birlikte birçok araştırmacının da çalışma konusu olmaya devam etmektedir. İkinci bahis konusu olan Süme Köyü ise hem oldukça büyük ve modern bir köydür hem de insan fizyolojisinden ev mimarîlerine varıncaya dek buram buram tarih kokmaktadır. Yörenin Safranbolu’su diyebileceğimiz Süme’de (Suma) Pontus/Roma döneminden kalma ve gözetleme / savunma amaçlı kale kalıntıları, tarihî hususiyetleriyle Süme Câmisini, caminin önündeki mezarlıkta bulunan fesli-sarıklı mezar taşları, Safranbolu evlerine ve birbirine benzeyen eski Süme evleri, yörede ‘serender’ adı verilen tahıl ambarları ve ‘bagen’ adı verilen ahşap muhafazalı ot yığınları, ‘lazut’ da denilen mısır tarımının kurutma askıları, ‘köm’ adı verilen küçükbaş hayvan ağılları, Harşit Nehrinden su getirmek için dev kayalıklara oyulmuş olan su kanalları ve dere üzerinde tarihî bir eser gibi duran su değirmeni köy halkının misafirperverliği ve Ortaasya’yı andıran çekik gözleriyle birlikte inceleme ve araştırma yapmak isteyenler için hazır beklemektedir. Köyden Özkürtün ve Kürtün Barajı manzarası da fotoğraflık olarak durmakatdır. Süme’nin bir mahallesi gibi duran Konacık Köyü ise sosyo-kültürel olarak Süme’yle benzer özellikler taşımaktadır. Üçüncü olarak tarihte oldukça meşhur olan Bedrama (Bedreme, Bedirme) Kalesi ise oldukça zor ve çileli bir çıkıştan sonra hem bir büyük seyir keyfi vermekte hem de adeta bir tarih hazinesi zenginliği bahşetmektedir. Doğankent - Tirebolu asfaltından denize yakınlaşıldığında yoldan 3 km. içerdeki Örenkaya Köyü civarında bulunan kaleye tırmanmak için önce patikayı sonra dik merdivenden yanlardaki demirlere tutunarak gerekmektedir. Kalede su sarnıcı, tünel, mazgal gibi tarihî dokuların haricinde bir bayrak direği ve eski bayrakla beraber yerde kırılmış vaziyette bir de kitâbe bulunmaktadır. 1997 yılında Tirebolu Kaymakamı Muammer Kutlu tarafından yaptırıldığı anlaşılan mermer yazıtta bayrak direğinin yapılması ve göndere Türk Bayrağının çekilmesi anlatılmaktadır.
Harşit Çepnilerinin hem tarihî merkezi hem de çevre il ve ilçelere yayılma üssü olan Kürtün’ün kelime olarak etimolojik anlamına baktığımızda; birincil anlamda ‘sertleşmiş, buzlanmış kar’ manasına, ikincil anlamda da ‘palan, semer’ gibi manalara geldiği görülmektedir (Püsküllüoğlu, 1995:692). Halk dilinde ‘yük hayvanlarına vurulan ağır semer’ veya coğrafyanın zorluğundan da etkilenerek ‘eşek semerinin ters çevrilmiş hali’ gibi anlamlar dile getirilse de “kürtün” kelimesi ve tüm türevleri (kürtüm, kürtük, hürtük, kürdük..) ‘donmuş ve beklemiş kar’ anlamında buluşmaktadır (Develi, 1960:?). Kürtün’ün bir başka özelliği de Avrupa’nın en yüksek anıt ağaçları olan Doğu Karadeniz Köknarı (Göknar) ve Doğu Ladinine sahip olup 120 cm. çap, 60 -70 metre uzunluklarıyla rekor kırmaktadırlar (Üçüncüoğlu, 1998:459–461). Bu anıt ağaçların bulunduğu ormanlık alanlar Kürtün İlçe Merkezinin 10 km. kadar güneyinde olup Örümcek Ormanları olarak nitelendirilmektedirler. Bu anıt ağaçların yaşlarının da 170 - 200 yıl civarında olduğu hesaplanmaktadır (San, 1990:14)
Son olarak giysi kültürü ele alındığında; yörede semt pazarlarında ve yayla şenliklerinde daha çok kadınların / genç kızların yerel kıyafetleri giyme alışkanlıklarını sürdürdükleri gözlenebilmektedir. Erkeklerin ise güne uygun toplumsal giyim tarzını benimsedikleri görülmektedir. Kıyafetle alâkalı Şalpazarı hem üretim açısından hem de kullanım zenginliği açısından dikkati çekmektedir. Adından da anlaşıldığı gibi eski zamanlarda şal üretilip pazarlanan bir yer olan nam-ı diğer Ağasar geleneksel kültürü koruma ve yaşatma adına daha tutucu bir görüntü vermektedir. Sarı, kırmızı gibi canlı renklerin ve çiçek süslerinin kullanıldığı (Korkmaz, TAKG/www.belgeler.com) Çepni kadın kıyafetlerinde bele sarılan keşan peştemalın altına eskiden canfes de denilen üçeteğin giyildiği bilinmektedir. Daha üstte entari ve üzerinde yelek ya da hırka, en başta ise boyalı yaşmak ve çember[3] bulunmaktadır. Çoğu zaman çemberin de üzerine yazma denilen başörtüsü (tülbent) örtülmektedir (Altınkaynak, DKÇK/www.ufukotesi.com). Alttaysa fildegöz desenli yün çorap ve ayakta kara / naylon lastik bulunmaktadır. Bazen de yemeni adı verilen deri çarıklar giyilmektedir. Gümüş tepelikler, hasır bilezikler ve nazarlık boncuklar da süs ve aksesuar olarak kullanılagelmektedir (Agy/www.ufukotesi.com). Erkeklerde ise hâkim yaka beyaz gömlek, üstüne düğmeli yelek, belin üzerine bağlamalı aba, altına zıpka, daha altta çizme veya çapula denilen ayakkabı, başta kabalak, aksesuar olarak da muska, hamayıl ya da kama kombinezonu tamamlamaktadır (www.karalahana.com).
Kürtün Çepnilerinde kız çeyizinin ilk malzemelerinden biri yağlık adı verilen kolsuz tezgâh dokuması olup kimi zaman da hazır alınan kumaşın işlenip kenarlarının oyalanmasıyla birbuçuk karış olarak hazırlanmaktadır. Çepni kadın giysilerin vazgeçilmezlerinden biri olarak televizyon programlarındaki türkücülerde ve halk oyunları ekiplerinde özellikle kullanılmaktadır (Gülşen, KD/K:1). Başa takılan yaşmak oyalı, pullu ve genelde beyaz renktedir. Gömleğe ise göynek denmektedir ve ketenden yaplmaktadır. Entari ya da eteğin boyu hep diz altından biraz aşağıda olup topuklara kadar uzanmamaktadır. Entarinin veya eteğin altına giyilen diz altı lâstikli şalvarın Çepnilerdeki adı şalvar değildir. Kocaman kare bir kuşak üçgen oluşturularak elbisenin üstünde bele bağlanmakta ve kuşağın üzerinden peştemala raptedilmektedir (Agy:2). Çepnilerin genelde orta yaştaki muhtarları elden geldiğince modernlikle geleneği buluşturmakta; belden dizlere kadar bol ve ayağa doğru indikçe daralarak zıpkalaşan bir pantolon, paçaları ayaktaki yün çorapların içine konulmuş, üstte cepkeni andıran siyah bir yelek, yeleğin alt düğmesine tutturulmuş saat zinciri, yan cepte saat ve boyunda üçgen bir muska takarak bir sentez oluşturmaktadırlar (Agy:2).      
 
2.7. Çepniler ve Edebiyat
 
2.7.1. Çepnilerde Dil ve Edebiyat
 
Çepnilerde en belirgin ve en yagın edebî ürünler efsaneler olarak görülmektedir. Eski Türklerdeki destan geleneğine benzeyen ve İslâmiyetle birlikte menkıbe geleneğiyle de birleşen bu efsaneler rüya gibi iç içe geçmiş hadiseleri fakat çok geniş bir hayal gücüyle birlikte hikaye edilmektedirler. Hatta bu efsaneler o kadar etkili olmuştur ki yöreyle ilgili tarihî olay ve kavramlar genelde bu efsanevî bilgilerle açıklanma yoluna gidilmektedir. Bunların en çok bilinenleri ise şu şekilde sıralanmaktadır (www.kazikbeliyaylasi.com):
 
Bu efsanelerden Harşit Havzasındaki Çepni yerleşmeleriyle ilgili örnek birer numune halinde sunmakta fayda bulunmaktadır. İlk olarak Çanakçı yöresinden “Gelinkaya Efsanesi paylaşılacaktır (GE/www.kazikbeliyaylasi.com):
“Çanakçıya bağlı Akköy"de Gelinkaya denilen bir taş vardır. Bu taş yanına gidildiğinde başına düğün tacı giymiş bir geline benzemektedir. Yeni evlenen bir gelin inek otlatmak için köyün üst tarafındaki meraya gelir. İnek otlarken gelin hanım da yorgun olduğu için çimene uzanır. Orada derin bir uykuya dalar.
Uyandığında akşam olmak üzeredir. Telaşla ayağa fırlar fakat ineği göremez.
Gelinin telaşı artar. İneği sağda solda arar fakat bulamaz. Kayınvalidesinden çok korkan gelin, eve gitmeye cesaret edemez. Hava kararınca etraftan kurt ulumaları başlar. Gelin bu sefer iyice korkup ellerini açarak ‘Allahım beni ya taş dondur ya da kuş et uçur’ diye dua eder. Gelinin ilk duası kabul olur ve orada bir taş haline gelir.”
İkinci sıradaki Güce yöresinden “Elik[4] Keçi Efsanesi” ise hem çevre ve hayvan hakları bilinci hem de inanç özellikleri bakımından dikkat çekmektedir (EKE/www.kazikbeliyaylasi.com):
“Bir köylü kadını kıtlık zamanında Elik Keçi"yi askerlere süt ver­mek için sağarmış. Günün birinde Elik Keçi kadının süt kovasını tepmiş. Kovadaki süt döküldüğünden kadın keçiye kızarak, ‘Allah seni acılara rast getirsin’ demiş.
Kadını görmeyen avcılardan biri, o anda tüfeğini ateşleyip Elik Keçi"yi vurmuş.
Bunun üzerine kadın, ‘Hazır mıydın orada, Allah kolunu kurut­sun’ demiş. Avcının kolu hemen kurumuş. Bu hayvanın evliyalar / erenler malı olduğuna inanıldığından avlanılması iyi sayılmaz. Yörede bu hayvanı avlayanların türlü türlü belâlarla karşılaştığı anlatılır.”
Üçüncü sıradaki “Kasım Dede Efsanesi” tarihî kişiliklerin biraz gerçeküstülük katılarak baştan geçen olayların anlatıldığı geniş bir bilgi hazinesidir. Efsane Tirebolu yöresine ait bulunmakta olup Çepnilerin manevî öncülere verdiği önemi, gösterdiği hürmeti ve onlardan hep keramet beklendiğini dercetmektedir (KDE/www.kazikbeliyaylasi.com):
“Murat Şeyh, Menteşe Şeyh ve Hasan Şeyh üç ermiş kardeşlermiş. Murat Şeyh’in 9 çocuğu varmış. Bunlardan en küçüğü Kasım Şeyh imiş. Murat Şeyh, hanımı ile şimdiki Tekkeköy’den yaylaya göç giderken hastalıktan ölümünü bekledikleri çocuklarından en küçüğünü bir ağaç kovuğunda bırakmışlar. Yaylada kalan büyük çocuklarının hepsini de taun hastalığından kaybetmişler. Güzün köylerine döndüklerinde Murat Şeyh’in hanımı geride bıraktığı küçük çocuğunun öldüğünü düşünerek hiç olmasa cesedini ve kalan kemiklerini gömerim hesabıyla kovuğa bakmak için ağaca yaklaşmış. Ağaç kovuğunda bulunan bir elik keçi, kadını görünce kaçarak oradan uzaklaşmış. Kadın ağaç kovuğuna baktığında hiç beklemediği bir manzara ile karşılaşmış. Ölür diye bıraktığı küçük çocuğu burada yaşıyormuş. Çocuk kaçan bu elik keçi tarafından beslenmiş, büyütülmüş. Kadın beklemediği bu duruma çok sevinmiş ve çocuğu alıp evine dönmüş. Baba Murat Şeyh bu durum karşısında şükrünü eda etmek için köyde bir aşevi kurmuş ve gelen geçenlere yemek vermeye, onları misafir etmeye başlamış. Sonra çocuk büyümüş, Kasım Dede işte bu çocukmuş.
Kasım Dede, askerde iken su üstüne seccade serip namaz kılarmış. Onu gören askerlerden birinin haber vermesi ile bu ilginç keramete şahit olan komutanı onu ödüllendirmek istemiş ve kendisinden ne dilediğini sormuş. Kasım Dede de ona “Derin dereyi bana verin yeter” demiş. Komutan onun bu isteğini yerine getirmiş, bir derin dere olan Gelevera’nın Boynuyoğun kısmını ona vakfetmiş.  
Kasım Dede yaban elik keçilerini sağdırır, sonra da bunu aşevinde misafirlerine ikram edermiş. Olayı çok merak eden gelinine, bu durumu takip ve ifşa etmemesini tembih etmiş ancak merak duygularına yenilen gelin keçilerin nasıl sağıldığını izlemeye başlayınca işin sırrı gitmiş ve dağa kaçan keçilerin sütünü bir daha sağmak mümkün olmamış. Bu olaydan sonra 7 yıl çevredeki dağlarda, daha önce keçilerin boynuna takılmış olan çan ve kelek sesleri duyulmuş.
Kasım Dede, Tekke köyü içinden geçen Gelevera Deresi üzerine bir değirmen yaptırmış. Bu değirmenin unu çok bereketli olur, zor tükenirmiş. Şeyh Efendi halktan değirmenin teknesine bakmamalarını istemesine rağmen meraklanıp da zahire teknesine bakanlar burada ağzından zahire haznesine buğday taneleri dökülen yılanı görüp çığlık atınca yılan kaçmış ve bereketin sırrı da yok olmuş.
Kasım Dede, Gelevera Yaylası’nda iken vefat etmiş. Yaylayı ikiye bölen derenin doğu yakasında bir çayıra mezarı kazılıp defin işlemi tamamlanınca, definden sonra mezara telkin veren imam efendinin elindeki kuru söğüt dalı yeşil yaprak açmış. Bunun Şeyh Efendi’nin kerameti olduğu düşüncesiyle söğüt dalı mezar üzerinde bırakılmış. İşte şimdiki büyük söğüt ağacı, telkin için kullanılan bu dal imiş.
Murat Şeyh’in kardeşi olan Hasan Şeyh ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Vefat edince cesedinin çürümeyeceğine dair bir keramet göstermek için Hasanşıh köyünün kuzeybatı yamacında mahallenin üst kısmına, sağ kolu dışarıda kalacak şekilde vasiyetine uygun olarak defnedilmiş ancak gece mezarın yakınında bulunan ormandan inen bir yaban ayısı, Şeyh Efendi’nin kolunu koparmış, parçalamış. Bunun üzerine Şeyh Efendi, ‘Allah körünüzü, topalınızı eksik etmesin” diye beddua etmiş. O zamandan beri bu mahallede kör - topal, özürlü çocuk hiç eksik olmamış.”  
Dördüncü sırada ise havzanın kültür merkezi sayılan Kürtün yöresinden “Üvey Ana Efsanesi” yer almaktadır. Temel Bükrüoğlu’nun Emine Keskin ve İpek Bükrüoğlu adlı kaynak kişilerden ‘Söğüteli Köyünden İlginç Bir Sevgi Masalı’ yan başlığıyla derlediği bu efsane bitmek bilmeyen bri macera gibi iç içe geçmiş ardşık bölümlerden oluşmaktadır (ÜAE/www.kazikbeliyaylasi.com):
“Eski zamanda bir erkek çocukla bir kız çocuk yetim kalmışlar. Babaları yeniden evlenmiş. Babaları birgün pazara gitmiş. 2 okka et almış, eve gelmiş. Kadın eti pişirmeye başlamış ancak tadına - tuzunu bakarken eti yemiş, bitirmiş. Kocası akşam et istemiş. Kadın eti bitirdiği için göğsünü kesmiş, kocasına yedirmiş. Kadın bir süre sessiz kalmış ama yaranın verdiği acıyla sızlanmala başlamış. Kocası ne diye sızlanıp duruyorsun diye kadına sormuş. Kadın ‘Senin getirdiğin etin tadını tuzunu bakarken yedim, bitirdim. Sen et isteyince de göğsümü keserek pişirip sana getirdim. Onun için sızlanıyorum’ demiş. Kocası, kadına ‘Öyleyse diğer göğsünü de kes  yiyelim, çok lezetliydi’ demiş. Kadın razı olmamış.
Kadın kocasının çocuklarını hiç sevmezmiş. Kocasına ‘Ben zaten yeterince acı çekiyorum, çocuklarını kes de yiyelim’ demiş. Çocuklara su taşıtmaya başlamışlar. Ocağa kazanlarla su koymuşlar. Çocuklar suya giderken  iki tane karga gelmiş ve başlamışlar bağırmaya. Gak, gak, gak… Kız ‘Sana yağlı ekmek vereceğim, hayır söyle karga’ demiş. Karga dile gelip ‘Bu gece başınızdan aşağı kaynar su dökecekler, sizi haşlayıp yiyecekler. Yattığınız yerlere birer kütük koyun. Kaçmadan önce bir kalıp sabun ve bir tarak alın ve kaçın. Babanız gelirken tarağı atın orman bitsin, sabun atın sis gelsin; sizi görmesinler. Siz kaçın’ demiş. Çocuklar gece yerlerine kütük koyup kaçmışlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde babaları ve üvey anneleri odaya gelmişler ve sessizce çocukların yatağının yanına kadar yaklaşmışlar. Çocukların yerlerine bıraktıkları kütüklerin farkına varamamışlar. Sıcak suyu yataktaki çocuk olarak düşündükleri kütüklerin üzerine boşaltmışlar. Fakat bir de ne görsünler çocuklar yatakta yok. Babası hemen çocukları aramaya başlamış. Giyinmiş kuşanmış, çocukların kaçabileceği yolu bulup onları takibe koyulmuş. Çocuklar babalarının peşlerinden geldiğini anlayınca hemen karganın dediğini yapmışlar ve sabunu atmışlar. Hemen her taraf orman olmuş. Ancak babaları yine izlerini bulmuş. Bu sefer karganın ikinci dediğini yapmışlar. Hemen tarağı atmışlar. Her taraf sis oluvermiş. Artık babaları onların izlerini takip edememiş.
O günün hükmünde su içilmezmiş. Bu uğursuzluk kabul edilirmiş. Yolda erkek kardeşin su içesi gelmiş. Kız ‘Kardeşim su içme. Geyik olursun da beni yersin’ demiş. Kız giderken geriye dönüp bakmış ki bir de ne görsün;: o sırada kardeşi su içip geyik olmuş geliyor. Kız geyik olan kardeşinden kaçmış bir köye varmış. Bir zelfi (selvi) ağacı görmüş. Eğil zelfi ağacım eğil demiş. Zelfi ağacı eğilmiş. Kız ağaca çıkmış. Köylü bir vatandaş ağacın dibinde bulunan çeşmeye hayvan sulamaya gelmiş. Ancak hayvan su içmemiş. Adam hayvanı alıp geri götürmüş. Fakat diğer günlerde de hayvan su içmeyince vatandaş durumdan şüphelenip suyu incelemeye karar vermiş. Suyun üzerine gelince kızın suya düşen aksini görmüş. Köylü, kıza ‘Kız in o ağaçtan’ demiş. Kız ‘İnmem’ demiş. Köylü ‘Neden inmiyorsun, in’ diye yalvarmış. Kız inmemiş. Sadece kızlar gelince iner, tekrar ağaca çıkarmış. Kız çok güzelmiş. Oraya hayvan sulamaya gelen köyün beyinin oğluymuş. Oğlan kıza âşık olmuş. Köy halkını çağırmış. Çözüm aramışlar ve ağacı kesmeye karar vermişler. Köylüler gün boyu ağacı keserlermiş. Ağaç oldukça geniş ve yaşlıymış. Akşama ağacın kesilecek çok az bir yer kalırmış, geceleyin geyik gelir ağacın kesilen yerini yalar ağaç tekrar eskisi gibi bütün olurmuş. Bu işe köylüler hayret ederlermiş. Köylüler sonunda ağacı kesme konusunda pes etmişler ve başka çözümler aramaya yönelmişler. Bir cadı kadın getirmeye karar vermişler ve getirmişler. Cadı kadın saçayak ve saç koymuş ağacın altına ama ters koymuş. Kız bu durumu görünce cadı kadını uyarmak istemiş ‘Onları ters koydun, yönünü çevirerek öyle koy’demiş. Ancak cadı kadın kızın bu ilgisini kullanmak istemiş ve yaşlılığını öne sürmüş ve gözlerinin iyi görmediğini belirttikten sonra doğrusunu gelip kendisinin kurmasını istemiş kızdan. Kız zelfi ağacına ‘Eğil zelfi ağacı eğil’ demiş. Zelfi ağacı eğilmiş. Kız inmiş. Sacı ve saçayağını yönüne koymuş. Cadı kadın ‘Kızım başım kaşınıyor, gel başıma bak’ demiş. Kız cadı kadının başını bakarken kızın eteğini kendi eteğine dikmiş. Kız kadının başını  baktıktan sonra tekrar ağaca çıkmak için ağaca seslenmiş ‘Eğil zelfi ağacı eğil’. Ancak zelfi ağacı kızın seslenişini bir daha duymamış. Cadı kadın bundan sonra beyoğluna haber salar. Artık kızın kendini kurtarma umudu bitmiş. Kızı da bey oğluna vermişler. Kırk kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.
Fakat ne acıdır ki bey oğlu başka bir kadınla da evlidir. O kadın kıskandığı kızı esvab yıkarken denize iteklemiş. Kız denizde bir ulu ağaç olmuş. Kuması kocasına bu ağacı benim çocuğuma beşik yap demiş. Fakat yapamamışlar. Başkaları bu ağacı kesmişler. Beyoğlu ağacı almış. Ağacı yakmışlar, ağaç bir avuç altın olmuş. Kızın kuması altını almış sandığa koymuş. Kocası borçlanmış. Kuması ‘Sandıkta benim altınım var, ben sana vereyim’ demiş. Kuma kadın sandığın ağzını açınca altın kuş olmuş, uçmuş. Kuş her sabah bey oğlunun bahçesinde bulunan bir ağacın dalına konarmış. ‘Dadu, dadu, bey oğlu evde mi?’ Kuma kadın ‘Evde’. ‘Ne yapıyor?’ Kuma kadın ‘Uyuyor’. ‘Uyusun, uyusun da topraklar gözünü büyüsün, bastığım dallar kurusun, cıv’ der uçar gidermiş. Bastığı dallar kururmuş. Günlerin birinde bey oğlu kuşu beklemiş. Kuş gelince kuşu yakalamış.
Kuş tutulunca kız oluvermiş. Beyoğluyla tekrar evlenmişler. Kız başından geçenleri bey oğluna anlatmış. Kız bu evlilikten sonra hamile kalmış. Yine kumasıyla birlikte deniz kenarına esvab yıkamaya gitmişler. Kumalar esvabı sen iyi yıkarsın, ben iyi yıkarım diye dilleşirken büyük kuma tekrar onu denize itiklemiş. Denizde balıklar kızı yutmuş. Balığın karnında kızın çocuğu olmuş. Kardeşi geyik her zaman gelir dinlermiş. Kız balığın karnında:
‘Alabalık tuttu beni, karabalık yuttu beni, altın başlı bey oğlu
kucağımda yattı benim’ diye hem ninni söyler hem ağlarmış. Kızın sesini köy halkı da duyar olmuş. Artık kızın ağlamalarına daha fazla dayanamamışlar ve denizi yarıp kızı kurtarmaya karar vermişler ancak başaramamışlar. Kardeşi geyik tekrar insan olmuş, kızı denizden balığın karnından çıkarmış. Böylece kız ve kardeşi mutlu olmuşlar. Zalim üvey anne ve kahpe babadan
kurtulmuşlar, mechule doğruyol almışlar.”
Efsanelerin haricinde yörede yaygın olan kemençeli atma türkü geleneğiyle oluşturulan maniler bulunmaktadır. Bu manilerde de Çepnilerin yaşam biçimi, insan sevgisi, doğal çevre ve mizah gibi unsurlar başı çekmektedir. Bunlardan birkaç tanesi yine örnekleme bâbında ve az sözle çokça kültür unsurunun anlatılması hasebiyle aşağıda sıralanmıştır (San, 1990:404–587; Pir, 1996:62–121):
Haburadan aşağı
Alçak bağlar kuşağı
Gene horonu düzdü
Gümüşhane uşağı
Bahçelerde gül dalı
Altına serdim halı
Beni yara kavuştur
Ya Muhammed ya Ali
Yaylanın soğuk suyu
Deldi bağrımı deldi
Yaylaya gider iken
Yârim aklıma geldi
Başımdaki başlığı                                                                                        Yitirdim gardaşlığı
Al da habu beşliği
Ver bana fişekliği
Evleri Fadimeli
Varıp da ne demeli
Fadimeler bal olmuş
Banıp banıp yemeli
Yörede konuşulan ağız ve yerel üretimli sözcükler bakımından da Çepni kültürü farklılıklar arzetmektedir. Örneğin Gümüşhane’nin Kürtün yöresi konuşma dili olarak Gümüşhane ve ilçelerinden çok Giresun ve sahile yakın ilçelerine benzerlikler göstermektedir. Karadeniz ile İç Anadolu’nun bir karması sayılabilecek bu mükâleme tarzı Kürtün Uluköy’den İbrahim Olgun adlı kişinin köyün su işiyle ilgili doğal konuşmasıyla kaydedilmiştir (San, 1990:345-346):
“Ben Musdafa Olgun. Yaşım yetmişe varmadi. 69 yaşlarindayım. İsdağım o ki bizim su işlerimiz çok güç. Sularımızi yapmiyile. Derdimizi kimse bilmiyi. Tenezzül edip de Hükûmata bildirmeyile. Şu garşi dağda güzal bir su va. Procesi yapılmışidi. Şindi ortada yok o proce. Meydana çıkmiy, çıkarmiyle o proceyi, gasıdnan çıkarmiyle.
Yaylaya çıkamiyik. E, gızları ere verdük, galduk iki dene. Sıkıntılarımız va. Bizim durumumuz böyle. E, bana müsaade, araba aşaı gidiyi; ben de gidecüm.”
Bundan başka bir de yöresel kelimeler ve kavramlar bulunmaktadır. Türkiye’nin her yöresinde rastlanan ve sürekli kelimelerin fonetiğiyle oynanarak üretilen bu kelimeler Harşit vadisi boyunca yerleşik olan Çepniler arasında ortak anlamlar ihtiva etmektedir. Yine bunları örneklemeye çalışırsak şu şekilde sıralanabilir:
Buni, şuni, habuni (İşaret zamiri – Tekil)
Bulara, şulara, habulara (İşaret zamiri – Çoğul)
Baa, saa, uğa (Kişi zamirleri – Tekil)
Bizum, sizun (Kişi zamiri – Çoğul)
Gelmezsün, almazsun (Fiil – Tekil olumsuzluk)
Gelmezük, görmzük (Fill – Çoğul olumsuzluk)
Başliyrum, yapiyrum (Fiil – Tekil kişi ekli)
Seveyruk, duriyruk (Fiil – Çoğul kişi ekli)
Sevacaum, söyliyecaum (Fiil – Gelecek zaman)
Sevsam, sevmesam (Tasarlama kipi – Tekil)
Başliyasunuz, sevesunuz (İstek kipi – Çoğul)
Hasda misun? Hasda midurlar? (Soru biçimi – Olumsuzluk)                           
                                                            (San, 1990:179–300)
Bu söyleyiş şekilleri ağırlıklı olarak Kürtün yöresine aittir. Yine aynı yöreyle ilgili hususî kelime ve sözcükleri ise şöylece sıralamak mümkündür:
Boş ay = Eylül
Bük = çalılık
Cink = köşe, bucak
Değimek = kurumak
Diret = yığın
Gelek = kurumuş yaprak
Gaban = taşlık yer
Gatık = ayran
Gosdok = kısa boylu
Got = ekin ölçeği
Ğavraşmak = sarılmak
Haccak = güzel
Hölütmek = ıslanmak
Hır hızan = çoluk çocuk
Hırlıhalın = kolay kolay
Kartul = patates
Kendüye = kendisine
Kışıtmak = almak
Merek = samanlık
Mozik = düve
Partuç = toz çaputu
Peşko = soba
Tıfıl = küçük
Yeydik = rüşvet
Yeyinde = gelecek yıl
Zizil = solucan (San, 1990:440–599; Pir, 1996:166–175)
Son olarak bazı araştırmacıların tespit ettiği bir gizli dil olarak Çepni Dilcesi bahse konu olup ağırlıklı olarak Manisa yöresi ve Alevî Çepnilerde kullanıldığı için konuya dâhil edilmemiştir. Efdal Sevinçli’nin araştırması olan ‘Özel / Gizli Bir Dil: Çepni Dili’ adlı çalışma bu konuda önemli bir kaynaktır (www.yasar.edu.tr). Palleci / Bakırcı Dili olarak da betimlenen bu dilce özellikle o yörede Çepnilerin bilhassa inançlarından dolayı dışlanmalarından ötürü[5] kapalı bir toplum olarak kaldıkları ve kendi aralarında Türkçeye uygun eklerle ürettikleri yeni kelimelerle tanımlanmaktadır (Sevinçli, ÖGBDÇD/www.yasar.edu.tr). Bir de Çanakçı’da 350 - 400 yıllık mazisi olduğu söylenen ve her yıl festivali düzenlenen ‘Islık Dili’ veya ‘Kuş Dili’[6] var ki uzak mesafelerde 6 sesli harf üzerinden biraz da şifreli bir şekilde haberleşmenin yöntemi olarak bilinmektedir (www.karadenizgezi.com).


[1] Trabzon’un Dernekpazarı İlçesi etimoljik olarak bunun en güzel tarihsel birleşimidir.
[2] Yalnızca bir kale burcu kalıntısı bulunmaktadır.
[3] Yerel ağızla yaşmak veyahut bürümcek (Altınkaynak, DKÇK/www.ufukotesi.com).
[4] Divan-ı Lügat-i’t Türk’e göre elik demek kefil, veli (koruyucu) anlamına gelmektedir (Silahtaroğlu, 1997: 184).
[5] Bu durum biraz da asırlar boyu süren bir Osmanlı alışkanlığıdır.
[6] Kuş Dili Festivalinin yapıldığı yer de Çanakçı’ya bağlı Kuşköy’dür (www.karadenizgezi.com).
Ana Sayfa| Hakkımda| Kitaplarım| Alternatif Eksenler| Harşit Çepnileri| Fotoğraf Galerisi| Ziyaretçi Defteri| İletişim|
Atak Teknoloji Merkezi