Ana Sayfa
  Hakkımda
  Kitaplarım
  Alternatif Eksenler
  Harşit Çepnileri
  Bahçecik Tarihi
  Köşe Yazılarım
  Şiirlerim
  Tebliğ-Konferans
  Haberler
  Fotoğraf Galerisi
  Ziyaretçi Defteri
  İletişim
 
 
Her türlü sorunuzu buradan sorabilirsiniz.
 
 
İLETİŞİM DİLİ OLARAK TÜRKÇE’NİN KULLANIMI

 

İletişim dili olarak Türkçe’nin kullanımında derin yarıklar ve bozukluklar var. Bunları 3 x 3 toplam 9 kısımda ele alabiliriz.
 
A – TÜRKÇE’NİN EĞİLİP BÜKÜLMESİ
 
            Bu durum; Türkçe’nin harf düzenini kullanan, cümle kurmada iyi - kötü gramer özelliklerini kullanan fakat tanımlanamayan ve yalnızca muhataplarının anlayabildiği ucube bir iletişim şeklidir. Buna ‘Tanımlanamayan Gök Cisimleri’ örneğinde olduğu gibi İngilâzcasıyla UFO yada Oktay Sinanoğlu tabiriyle TARZANCA diyebiliriz. Tarzanca yani hayvan türlerinin de mana ve davranış çıkarabileceği, hilkatin doğallığını yansıtan, ormanî bir dil.
            Bunları da tasnif edersek; SMS Tarzancası, Mail Tarzancası ve Medya - Müzik Tarzancası diye üçleyebiliriz. Yeterince derdimiz olduğundan bu tasnife ‘Argo’ dâhil edilmemiştir. Hiç olmazsa sözlükte yeri ve insan hayatında bir anlamı var deyu şimdilik bahse konu değildir.
 
1-) SMS (Kısa Mesaj) TARZANCASI:
*        Örnek – I – “mrb janım yrn nabıyon, nese baq chok güsel br hbr aldm”
*        Örnek – II – “slm yha nerdsin yasıonmu, saol yni chok vefszsın”  
*        Örnek – III – “slmkm ben dlek sanna ulşmyrum, nbrsin ok msin?”
 
Buradaki durum; dilin tırpanlanması, iptidaî hale getirilmesi,
seslerin düşürülmesi, ifadelerin ruhsuzlaştırılması ve kodlama şeklinde meram anlatımıdır. Küresel kapitalizmin istediği insan tipi ‘bireyselcilik’ ana dili de bu şekilde bireyin keyfine ve kapasitesine bırakmıştır.
            Bu tarz mesajlaşma ile kurulacak olan iletişim değil iletişimsizliktir. Kelimelerin defolu bir biçimde kullanımının yanı sıra kelime karşılıklarının birbirleri üzerindeki farklı çağrışımları anlaşmazlıkların ancak katsayısını arttırır.
 
2-) MAİL (Elektronik İleti) TARZANCASI:
*        Örnek – I – “slm btül / slm / napıon / iiim, sen / saol bnde ainen / ok”
*        Örnek – II – “hstmısn / hstyım ama çk diil brz / ii o zmn by by”
*        Örnek – III – “dşr çıkcnmı / blk nie srdun / hiiç gzriz işt / tamm / ewt”
 
SMS bahsindeki durum burada vites büyütülerek sürdürülür.
Haberleşme ve iletişim teknolojisini arttıkça insanlar birbirleriyle daha da geçimsiz oldular. Her şeyden haberdar oldular gibi göründü ama bilip öğrendiklerinin hayattaki karşılığı neredeyse sıfır. Dolayısıyla zihnin ve gönlün bilgi posasıyla yada çer - çöple dolması bilim adına bir anlam ifade etmez.
Ayrıca bu iklimde, insanların kendi yaş, cinsiyet ve mesleklerini
gizleyebilmeleri bilinçaltlarındaki olumsuzlukların yol bulup çıkmasına yarıyor. Bastırılmış duygular, toplumsal manevî baskı ortamı tedavülden kalkmış görününce arz-ı endam edebiliyor. Bundan ötürü de anlaşmazlıklarımız derinleşiyor, fiziksel hayat sözlü ve yazılı şiddet olarak dönüşebiliyor.
 
3-) MEDYA - MÜZİK TARZANCASI:
*        Örnek – I – “ay vallayi ööle demedim kıız, hiç ööle bişe dermiyim?”
*        Örnek – II – “sayın seyirciler, ortada fitbol yoktu, râkip takım da
yorgundu, bi tek Sergen vardı”
*        Örnek – III – “şappi, şappi.. ula oolum çiköfteyi yuurdunmu?”
 
            Bu alanda doğruluk yerine meşhurluk taban bulur. Ün ve şöhret ‘her zaman haklıdır’ reklâmıyla örnek gösterilir. Onların zaafları, vicdanî ve lisanî bozuklukları hatta psikolojik boyuttaki marjinallikleri adeta dinimizdeki sahabelerin yerini alır. Bizim ahlâklarını yıldızlara benzettiğimiz o insan oğlu insanların yerine ahlâksızlıkları yüceltilen insancıklar kondurulur.
            Hülya Avşar’a ‘Açılım’la ilgili, Müslüm Gürses’e uyuşturucuyla ilgili, Müjde Ar’a namusla ilgili, Cemil İpekçi’ye dinle ilgili vaazlar verdirilir. Cümle kuramadan konuşabilme, yalan - yanlış vurgular, pelteklik, telaffuz bozukluğu, yerel ağızlar, mevzudan mevzuya zıplama vb. her türlü eksiklik / gerilik alkış denilen ağız şapırtısıyla kapatılır.
            Böylelikle seyir dalgasına takılanlar da rol kuşanarak hadiseyi kabullenirler. Zamanla da içselleşir ve güzelin / doğrunun yerini alır; hakikat öksüz kalır.
 
            B – TÜRKÇE’NİN SINIFLARA BÖLÜNMESİ
 
            Bu kısımda bir milletin dilinin farklı zeminlerde farklı kullanım şekillerine ayrılmasıdır sorun. Toplumsal bir riyakârlığın dil alanında statüko kazanmasıdır. Millî bünye, psikolojik ve sosyolojik eşik aşıldıktan yani ayrımın üzerinden on yıllar geçtikten sonra olayı sindirir. Yanlış -doğru atılamayan virüsler bedenle dostluk kurarlar ve yeni organizmalar olarak canlı hayatındaki yerini alırlar.
            Sınıflandırma, ince ayarlı ve ayrıntılı olarak da yapılabilir. Lâkin bize göre temelli bölünmeler, günlük yaşanan ve aldığımız eğitimin içinde en çok sırıtanlar:
     1-) Kitabî Dil             2-) Sokak Dili           3-) Sosyete Dili
 
*        KİTABÎ DİL; kayıtlardaki yani olması gereken. İşleyişiyle,
kurallarıyla; Ural - Altay Dil Ailesi’nden sondan eklemeli, küçük ve büyük ses uyumlu kadim Türkçe. Hoşluğu ve kullanım kolaylığıyla.. Müzikalitesi ve şiirselliğiyle.. İstanbul Türkçesi’yle ekmeliyetini bulan yazılı 2.500 yıllık dilimizin kitapları yüzlerce / binlerce güzel örneklerle doludur. Şairden romancıya, nüktedandan eleştirmene, bunlara baka baka yetiştirilirsiniz.
*        Fakat SOKAĞIN DİLİ farklıdır. Türkçe sokağa indiğinde başkalaşır.
Kalıplar değişir, yüklemler düşer, çekimler kısalır, söylem sertleşir. Hoşluk ve güzellik yerini kabalığa ve kolaycılığa bırakır. Argodan ve sövgü edebiyatından bolca destek alınır.
            “NABER LAN!” – “BOZUK ALLA ŞÜKÜR” – “VALLAMI?” – “MORUK SEN NAPIYON?” – “BİŞEY YAPMIYOM BE KANKAM” – “ÇÜŞ BE OLUM” – “OHA YAV!” … … …
            Bu örneklemeleri buradan çıktığınızda her köşe başında duyabilirsiniz. Okul sıralarında farklı düşünen ama sokakta - caddede farklı konuşan, eğitim yuvalarında doğru öğreten ama dışarıda farklılaşan bir dille konuşabilme aralığı bulmak zorunda kalan, kitaplardakiyle sokaklardakinin birbirinin bütünleyemediği bir yapı toplumu çelişkiler yumağı yapar. Hatta millî bir riyakârlığı doğurur. Üniversite, memurluk yada iş sınavına girdiğinizde Türkçe’nin doğru kullanımını, onun dışındaki normal hayat koşullarında çılgın Türkçe.
            Belki de kitapla - kültürle toplumca aramızın pek iyi olmayışı da bundan. ‘Okumak iyi bir şeydir’ diye söz yuvarlayan hiçbir vatandaşımız okumaz. İyi olan sadece diplomadır. O da cadde ve sokaktaki işyerimizin koltuk arkasına asılır. Ve o diplomanın önünde dilimizi kıra kıra konuşuruz.
*        Bir de SOSYETE DİLİ var. O hep farklı olmak durumundadır. Ne
kitabî dille ne sokak diliyle uyum sağlamaz. O, onların seviyesine inmez. Aristokrat havalı ve asillik takıntılı, özentili insanların, parayla kafayı bulanların dili de bulutlar üstü olmalıdır. Bol miktarda ecnebi kelime ve bu kelimelerin ecnebice başarılı telaffuzu, ağzın ve burnun cümle ayarına göre kaldırılıp indirilmesi, hercaî söylem, söylenen palavraya çokça inanılmış bir görüntü, gösterişli kıyafetlerle tamamlanan bir ortam; bu dilin temel takıları, aksesuarlarıdır.
            Halktan ısrarla ve inatla kopuk, lütfen aynı ülkede yaşadığımız, kendilerini tapılası gösteren ve ancak kendi kendilerine tapabilen bir insan türünün dilinden bahsediyoruz. Bu türün psikanalizinde mitolojik öykünme ve putlaştırma / ilahlaştırma eğilimi olduğundan mıdır nedir dilleriyle tanrısal bir üstünlük kurmaya gayret ederler ve çok da komik olurlar.
 
            C – TÜRKÇE’NİN SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİ
 
            Bu alanda çok kıymetli eserler vermiş dilcilerimiz ve dile hassasiyetle sahip çıkan insanlarımız var. Bizim buradaki yaklaşımımız kısmen onlarınkine benzer kısmen de değişik tespitleri seslendirecek. Bu kısmı da 3’e ayırarak üçer, üçer dilimizin düğmelerini iliklemeye devam edelim.
            Yalnız müsaadenizle buradaki tasnifte yabancı ve ecnebi tabiri yerine gâvur kelimesini kullanmak isterim. Zira yabancı tabirinde, yabancı kelime ve kavramlarda aynı zamanda gizli bir hayranlık ve öykünme de dercedilmiş vaziyette. En azından olumsuzluk tedâi ettirmediği kanaatindeyim. Ama ya gâvur? Tarihî arka planıyla külliyen olumsuz.
            Bu babda dilimizin sömürgeleştirilmesinin gönüllü ara elemanları ve taşıyıcıları biziz. Çünkü büyük ittifaklar söz konusu.
 
1-) GÂVURCA KELİME VE KAVRAMLARDA İTTİFAK:
            İstanbul Edebiyat Fakültesi mezunuyum. Bizim Tarih Bölümünde imkân yerine olanak diyenler ve –sel’li, -sal’lı cümle kuranlar sınıfta kalıyordu. Sebep, uydurukça dolayısıyla sol terminoloji yani devrimcilik. Aynı üniversitenin Basın - Yayın veya Hukuk Fakültesine geçtiğinizde ise olanak yerine imkân, ulus yerine millet, us yerine aklı diyenler sınıfta kalma sıkıntısıyla karşı karşıyaydı. Sebep; sağ ideoloji yada milliyetçi - muhafazakâr gençlik.
            Şimdi bakıyoruz ki bu alışkanlıklar usta – çırak ilişkisiyle tâ günümüze kadar gelmiş. İdeolojiler arasındaki kalın çizgiler artık yok ama tortular var. Kaba bir tasnifle solcu, sağcı, dinci ve ulusalcı/Atatürkçü olarak ortaya dörtlü bir sacayak koyalım. Solcu; alışkanlığı gereği imkân demiyor. Sağcı hâlâ olanak demiyor. Dinci imkân diyor, ulusalcı/Atatürkçü olanak diyor. Ama tümünün ortak noktası gâvurca kelime ve kavramlar.
Konuşmamın başından itibaren tüm özenime rağmen statü dedim, terminoloji dedim, ideoloji dedim, mitoloji, mesaj ve mail dedim. Çünkü bunların çoğunun ya tam karşılığı yok yada şu anki karşılıkları tam olarak meramı ifadeye yetmiyor. Yine gâvurca bir tabirle birbirimizi kelimelerle döverken gâvurca üzerinde gizli bir konsensüs oluştu. Öztürkçecilik & Uydurukça ikileminde kaldık, Arı Dil yandaşlığı & Arı Dil karşıtlığı arasında birbirimizi yedik ama gâvurca kelime ve kavramlarla yazmaya, düşünmeye ve kavgaya devam ettik.
Çocuklar dinledikleri ninnilerin rüyasını görürlermiş. Gâvurca kelime ve kavramlarla düşündükçe birbirimizi dinlemez olduk, tanımaz olduk. Dile kelime türetilebilir hatta uydurulabilir. Bunu millî mesele yapanlar olarak biz gâvurca kelimelerle cümle kurmayı mesele etmedik. Türk - İslâm kültürüne ait kelimeleri kullanmamaya ihtimam gösterenler Anglo - Sakson kültürünün kelime ve kavramlarını kullanmakta bir beis görmedi. Dincilerimiz gâvurca bir kelime veya kavram olmadan cümle kuramaz hale geldiler. Ulusalcı/Atatürkçüler de hakeza..
Dolayısıyla gâvurca düşün dünyasında birleştik. Birbirimiz anlamamada, birbirimizi suçlamada, birbirimizden şüphe etmede ve bu bitimsiz kavgada ittifak halindeyiz. En çok kızdığımız dış taraf içte bizi birleştiren ortak unsur olmuş. Önce bunu tespit edelim ve son kısımda bu bağlamda çıkış arayalım.
 
2-) GÂVURCA TABELALARDA İTTİFAK
*        Örnek – I – “Mc. Donald’s”
*        Örnek – II – “Coca Cola”
*        Örnek – III – “Outlet Center”
 
Bu isimler İzmit’ten.. Bunların resimleri de vardı. Burası Ankara, durum
aynı. 81 il; açılan sandık sayısı, çıkan gâvurca tabela adedi aynı. Herkes bundan rahatsız mı? Hayır. Daha önce kaba tarif zikrolunan 4 eğilim rahatsız mı? Kısmen. Ama genel psikoloji gâvurca tabelaların gelişmişlik ifadesi olduğudur. AB ülkesi olma sinyalleridir. Ülkemizin en turistik yerleri işbu tabelalarıdır. Halkımız gavurca tabelayı anlayamasa da memnuniyetini onu ezberleyerek yada onu zihninde fotoğraflayarak dile getirmektedir.
            Ara ara bazı kaymakamlık ve valilikler dışında bu gâvurca tabelalarla ciddi ve kanunî yollarla kim ilgilenmiş? AKP’li, CHP’li, MHP’li, Saadet’li, DSP’li ve sair yerel yönetimler mi? Siyasî partilerin parti programlarında bu bahisler var mı? Yoksa bu konu önemsiz mi? Gâvurca kelime ve kavramlarla aynı ülkenin insanları birbirini dövmeye devam edecek mi?
 
3-) GÂVURCA TELAFFUZDA İTTİFAK
*        Örnek – I – “N City” yazıyor; “En Siti” diye okunuyor.
*        Örnek – II – “Carrefour” yazıyor; “Karfır” diye okunuyor.
*        Örnek – III – “TV 41” yazıyor; “Tivi 41” iye okunuyor.
 
Yani; ey, bi, si, di, ay, cey, key… Hani Türkçe yazıldığı gibi okunan yada
okunduğu gibi yazılan bir dildi? İlkokulda 29 harfi a, b, c, d, e diye telaffuzu öğrenmiştik hani? Osmanlı Luis’i alır Layoş yapar, Avusturya’yı alır Nemçe yapar. Hatta son deminde bile Claude Farrere’yi alır KlodFarer yapar, sokak ismi olarak kullanır.
            Television’u, radio’yu aldık; televizyon, radyo yaptık. Hiç yoktan iyidir. Computer’i bilgisayar yaptığımız gibi yapmalıydık ama olmadı. Fakat CD’yi aynen alıp hiçbir düzeltme yapmadan bir de aynen ‘Si Di’ gibi okumak neyin nesi? Dükkânı bile var: SİDİCİ, insan yanlış anlıyor.
            Şimdilerde tersi de moda. Kökeni Türkçe isimler gâvurcaya çevrilerek ve gâvurca telaffuzla mekân adı olarak konmaya başladı. NAİLA, COİFFEAUR SHAKİR, ESKİDJİ, YESHİL, SMİTCHİ…
 
            SONUÇ:
Türk Milleti asgarî 4 bin yıllık bir millet. Türk Dili asgarî MÖ 5.yy’a uzanıyor. Yüzlerce devleti var, devlet geleneği var. Kültür ve medeniyeti derslere konu. Ama en önemli zaaflarından biri de dildir. Dille başlayan ve sonra yaşamın bütün ünitelerine nüfuz eden öykünme, özenti ve başkalaşım. Önce bu sosyolojik tatmin alışkanlığını kırmak lâzım. Gâvurcaya karşı psikolojik üstünlük günde 40 defa tekrarla ikrar haline getirilerek sağlanmalı. Çalıştaylar, kongreler, konferanslar güncel ve canlı bir şekilde halkla buluşturulmalı. Türk Dil Kurumu’nun ürettikleri öncü birlikler tarafından cümle içinde kullanılarak hayata kazandırılmalı, o kelimeleri yaşatmak millî sorumluluk addedilmeli ve bence her şeyden ve hepsinden önemlisi Türkçe’nin zenginliği içinde bulunan bütün kelimeler âfiyetle kullanılmalı.
Söz konusu milletin bekası ise ideolojik ayrılıklar teferruattır. 300 kelimeyle konuşan vatandaşlarımızdan şikâyetçiysek de heremize 3 bin, heremize 3 bin pay etmek yerine 20 bin, 30 bin toplamına ermek şartı vardır. Yerel ağızdan da yüzlerce / binlerce kelime ala gele kullanılabilmeli. Türkçe ortak dilimiz ve anlaşma dilimiz haline geldiğinde diğer anlaşmazlıklar da çorap söküğü gibi çözülecektir. Yoksa etnik dil esintileriyle, açılım üfürmeleriyle çizgiler yarık haline gelir. O zaman da işin içinden çıkılabilir mi bilmem. Çünkü bu mesele olmak yada olmamak noktasında derin bir meseledir.
Sözün özü, DİL BAYRAĞI RÜZGÂR BEKLİYOR !
 
 
                                                                      
                                                                                              Süleyman PEKİN
                                                                               Şair – Yazar
                                                                                20.11.2009
 
Ana Sayfa| Hakkımda| Kitaplarım| Alternatif Eksenler| Harşit Çepnileri| Fotoğraf Galerisi| Ziyaretçi Defteri| İletişim|
Atak Teknoloji Merkezi